Hakan Gülseven

Hakan Gülseven

Dinciliğin günah tarihi...

Siyonistlerin ve şeriatçıların birbirini beslediği saçma sapan bir dönemden geçiyoruz ya, sizi eski çağlara götürüp bu saçmalığın kökenini tartışmak istiyorum. Tarih üzerine düşünmeyi seven dostların epey ilgisini çekeceğine inanıyorum...

‘Medeniyet’ dediğimiz yaşam biçimi, toplumdaki bazı kimselerin ‘beleşten’ yaşamasıyla beraber ortaya çıkıyor. Başka deyişle, çalışanların ürettiği ürünün çalışmayanlara da yetebilmesiyle...

Elbette bu tarımla, hayvancılıkla, ürünlerin depolanabilmesiyle, yani bir ‘toplumsal artık ürün’ün ortaya çıkmasıyla doğrudan ilgili. Bereketli topraklar üzerinde korunaklı yerleşik yaşama böyle böyle geçildi...

İlk ‘beleşçiler’, kabilenin reisi ve tabii yardakçılarıdır. Yani, “Tarihte bilinen en eski meslek fahişeliktir” diye kimin uydurduğu bilinmeyen bir palavra var ya, öyle değildir. Tarihte bilimsel olarak tespit edebileceğimiz iki en eski ‘profesyonel’ meslek olmalıdır: Kabile reisinin fedailiği, yani askerlik ve din adamlığı...

Zira her iki meslek de reis için vazgeçilmezdir.

İlk zamanlar şifacılıkla iç içe gelişmiş olan din adamlığı, giderek şifacılıktan sıyrıldı, hatta şifacılık karşıtı bir hal aldı ve esas olarak toplumu yönetilmeye rıza göstermeye çağıran bir işleve sabitlendi. Tabii hurafeler uydurarak kendini toplum için bir ‘ihtiyaç’ gibi gösteren din adamları toplulukları da oluştu.

Bunlar tapınaklarda pinekleyen, saftirikleri kandıran, iktidarın bir parçası olan, elbette zenginliği paylaşan bir kesimdi hep. Geleneksel Hindistan’daki kast sisteminin en tepesinde bunlar vardır. Antik Anadolu kentlerinde en görkemli yapılar tapınaklardır. Mısır’dan Mezopotamya’ya, oradan Pers topraklarına kadar uzanan geniş bir bölgede de durum aynı. Bin yıllar geçti, hiçbir şey üretmeden, her çağda tapınaklarda pinekleyerek ve ayrı anlamsız dualar mırıldanarak toplumsal artık üründen esaslı bir pay alan asalak dinciler, tarikatlar, sahtekarlar aynı kaldı.

Öte yandan, İbn-i Haldun’un ‘bedeviyet’ diye tabir ettiği göçebe topluluklarda, misal Kuzey Amerika yerlilerinde ya da eski Türklerde din adamları şifacı-şaman seviyesini korudu. Tanrıyı pek önemseyen yoktu yani göçerlerde.

Ama yerleşiklik arttıkça tanrılar da önem kazandı. Dünyada ne kadar antik şehir varsa, saraylar ve tapınaklar en önemli yapılardır. Onlara surlar, kaleler, kışlalar yani askeri mekanlar eşlik eder.

Çünkü şu ya da bu nedenle din adamlarının toplumu itaate ikna edemediği durumlarda askerler devreye girmiştir hep.

Yani askerler sadece yerleşimleri saldırgan ve yağmacılara karşı korumanın dışında, yerel egemen kimse artık, ona itaat etmeyen nüfusun tepesinde de tehdit olageldi. Eski kentlerde görkemli saraylar ve surlar kadar dev zindanların varlığı tesadüf değil yani.

‘Medeniyet’ denilen yerleşik ve sınıflı toplumlar böyle böyle ilerledi ve karmaşıklaştı ama mantık değişmedi.

Dünyanın birkaç ‘medeniyet’ merkezi var. Akdeniz kuşağının bereketli toprakları ve iklimi tüm dünyada yakın paralellerde yerleşik topluluklar oluşturmayı daha mümkün kılmış anlaşılan. En önemlisi de bizim buralar.

İnsanlığın modern bilimlere ilerlemesinde ‘dünyanın merkezi’ sayabileceğimiz, ecnebilerin daha sonra ‘Ortadoğu’ tabir ettiği bizim bölgemiz temel rolü oynadı.

Misal, Mısırlılar daha sonradan uydurulan ‘piramitler ve uzaylılar’ palavralarının etkisiyle astronomide çok iyi zannedilir ama astronomide esas gelişkin olanlar Sümerlerdi. Dinleri de zaten astronomiyle bağlantılıydı ve tek tanrılı dinlere onlardan epey bir bakiye kaldı.

Muhteşem Nil Deltası’nın bereketi üzerinde büyük bir medeniyet kuran Mısırlılar ise matematik ve tıpta çok ilerlemişti. Kesirli sayı sistemini geliştirenler Mısırlılardır. Tıpta da çok isabetli tedaviler uyguladılar. Kabak çekirdeğini sindirim sistemini düzenlemek için, sarımsağı ise antiseptik olarak kullandılar. Merhemler, diş hekimliği, cerrahlık, bir sürü eczacılık başarısı. Bilinen en eski tıp belgeleri antik Mısır’a ait.

Çin, Hint ve Pers buluşlarından da yararlandıklarını not düşelim ama Mısırlılar mumya işleriyle ilgilendikleri için iç organları inceleme ve insan vücudunun işleyişini anlama konusunda şanslıydı. Kan dolaşım sistemini ilk onlar tarif etti ve neredeyse çağımızın bilgilerine ulaşacaklardı. ‘Neredeyse’ diyorum çünkü insan öldükten sonra kalp kapakçık ve kulakçıklarının işleyişini gözlemleme şansları yoktu. Mumyacılıkla bir yere kadar: Ölümden sonra kan toplardamarda toplanıyor ve atardamarlar boş görünüyordu.

Yine de eski Mısır’ın kan dolaşım sistemiyle ilgili bilgileri Anadolu ve Yunanistan yarımadasının antik bilginlerine, sonra İslam alimlerine yol gösterdi ve, sıkı durun, 17. Yüzyıl’a kadar pek değişmeden geldi.

1600’lü yılların başında İspanyol hekim Michael Servetus kan dolaşım sistemini isabetli bir biçimde izah etti, ardından İngiliz William Harvey aynı konuda kapsamlı bir çalışma yayımladı. O zamana kadar Mısırlıların miras bıraktığı kan dolaşım sistemi anlayışıyla idare etti insanlık.

Sebep?

Din!..

Avrupa görkemli imparatorluklar kurmasına rağmen sırf din engellemesi nedeniyle yüzyıllarca bilim, özellikle de tıp alanında güdük kaldı. Kilise kadavra üzerinde çalışmayı yasaklamıştı ve bilim pek çok alanda Kilise’ye bir tehdit olarak görüldüğünden saldırıya uğradı.

Benzeri bir süreç Osmanlı’nın bağnazlaştığı, ‘ulema’nın giderek daha fazla etki kazandığı çürüme yüzyılları için de geçerlidir. (AKP’li yıllar da aynıdır...)

Yine geriye gidelim ve bu kez Mısırlılardan saçma bir din ve bilim hikayesi anlatalım.

Evet, bilimlerle ilgileniyor olmaları Mısırlıların saçma sapan davranışlara girmesini engellemiyordu. Hatta din bilime galebe çalıyordu. Her şey dinle ilişkilendiriliyordu, matematik bile...

Misal, kesirli sayıların geliştirilmesi, gök tanrısı Horus’un gözüyle ilişkilendirildi. Şimdi uzun uzun anlatmayacağım ama kesirlerin payda kısmı değişse de, pay kısmında dinsel nedenlerle hep 1 bırakıldı. Böylelikle basitçe 3/8 yazmak yerine üç tane 1/8’i peş peşe yazıp durdular! Halbuki kesirli sayıları Horus’un gözüne bağlamasalardı kesirli sayılarda çok daha hızlı gelişebilirlerdi. Onlar 1/n’de kaldılar...

Şimdilik şöyle bitirelim: Medeniyetin ve bilimin doğup geliştiği, ‘homo sapiens’in insan olma serüveninin en önemli merkezi olan topraklarımız şimdi bağnazlık, cehalet ve savaşla sınanıyor. Bir kez daha...

İsrailli Siyonistler, Hristiyanlığın özellikle Evangelist hizbi bölgemizde giderek büyüyen savaş tehdidini bir Armageddon (Kıyamet Savaşı) coşkusuyla karşılıyor. Filistin topraklarındaki Megiddo Tepesi etrafında gerçekleşeceği kehanet edilen savaşın Mesih’in yeryüzüne ineceği savaş olduğuna inanan manyak bir topluluk var.

İslamcılarda da ‘Melhame-i Kübra’ diye anılan büyük savaş ve Mehdi hikayeleri gırla...

Anlayacağınız, dünyada dev sermaye gruplarının büyük kârlar elde ettiği savaş belası, dinci manyakların Sümer’den devraldıkları hurafelerle bir güzel besleniyor. Hepsi birden bizim güzelim topraklarımızı cehenneme çeviriyor.

Eğer bir ‘Deccal’ varsa bu sermaye gruplarının, savaş baronlarının ve dincilerin tamamı ‘Deccal’in vücut parçaları olmalıdır. İnsanlık kıyametten kurtulmak istiyorsa bunlardan kurtulmak zorundadır.

Ne yazık ki başka seçeneğimiz yok...

Bu yazı toplam 2750 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
Hakan Gülseven Arşivi