Dr İ. Halil Özak

Dr İ. Halil Özak

Bir savaşın tehlikeli uzantıları: Rusya, Ukrayna ve Almanya (II)

- Dr. İ. Hali Özak -

Bıraktığımız yerden, şu soruyu yineleyerek devam edelim: Ukrayna-Rusya savaşı nasıl ve ne zaman başladı?

Savaşın başladığı esas tarih, Rusya’nın Kırım’ı ilhak ettiği gün olan 18 Mart 2014 kabul edilebilir. İkinci aşama olarak Rus orduları 24 Şubat 2022’de Ukrayna’ya girdi. Şu, biliniyor: Sovyetler Birliği (SSCB) yıkıldıktan sonra Ukrayna 24 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etmiş, Rusya da SSCB’nin yıkılmasından sonra Ukrayna devletinin bağımsızlığını iki defa imzasıyla kabul etmişti.

İlk kabul, 8 Aralık 1991 tarihinde Rusya, Ukrayna ve Belarus devlet liderlerinin imzaladığı, Belavezha ormanlarında yapılan Belavezha Anlaşması ile oldu. Bu anlaşma ile SSCB ortadan kalktı ve Ukrayna’nın bağımsızlığı ilan edildi.

5 Aralık 1994 yılında da Rusya, ABD, İngiltere ve Ukrayna arasında yapılan nükleer silahlarla ilgili anlaşma “Budapeşte Memorandumu” gereği, Ukrayna’nın bağımsızlığı bu ülkeler tarafından kabul edildi.

Anlaşmaya göre, Ukrayna elindeki atom silahlarını Rusya’ya verecek, Rusya ve anlaşmada imzası olsan diğer ülkeler de Ukrayna’nın bağımsızlığına ve egemenliğine saygı göstereceklerdi.

ABD, NATO ve AB ülkeleri, doğuya doğru yayılma çabası göstermeyecekleri yolundaki sözlerinde durmadı. NATO ve ABD, Rusya’ya doğru genişlemesini, üye ülkeler halklarının isteği ve güvenlik çıkarları gereği olarak açıklıyorlar.

Rusya da farklı tarihlerde kendi imzasıyla iki defa teyit ettiği Ukrayna bağımsızlığını, Rusya’nın güvenlik çıkarları için Ukrayna’ya karşı "Özel Askeri Operasyon" uyguladığını belirtiyor.

Yani NATO’nun yukarıda örneklerle gösterildiği gibi, kuzeye doğru karadan ve Karadeniz üzerinden yayılmasının, Rusya’yı İslam ülkelerindeki siyasal İslamcılarla “Yeşil Kuşak”la çevrelemesinin nedeni, stratejik çıkarları.

Tabii Rusya da, Ukrayna’nın bir kesimini işgal etmesinin gerekçesini “Rusya’nın stratejik çıkarları” olarak açıklıyor.

ABD ve NATO nasıl doğuya doğru genişlemeyecekleri sözünde durmadılarsa, Rusya da Ukrayna’nın bağımsızlığı konusunda attığı imzanın arkasında durmadı.

Sonuçta NATO, ABD ve AB Ukrayna’da kendilerinden yana, Rusya karşıtı bir iktidarın olması için her türlü çabayı gösterdiler. Ukrayna’nın bağımsızlığını ilan ettiği 1991 yılından sonraki 11 yıl içinde seçimler, ardından darbe girişimleri, tekrar seçimler ve darbeler birbirini izledi. Zaten 1994 yılından itibaren Ukrayna’nın doğu bölgelerinde özerklik ilanları, bazı eyaletlerin Ukrayna’dan ayrılıp Rusya ile birleşme talepleri vb. sürüp gidiyordu.

Rus ordusunun Ukrayna’ya girişi

Rusya 24 Şubat 2022 günü, “Tarihte Ukrayna adıyla bir devlet olmadı, Ukrayna toprakları Rus topraklarıdır, ayrı bir Ukrayna milleti yoktur, Ukrayna’yı faşistler yönetiyor, Ukrayna’da oligarklar yönetimde, Ukrayna Rus azınlığı baskı altına aldı” gibi savlarla Ukrayna’ya girdi.

Rusya savlarının çoğu gerçekçi olmayan savlardır. Örneğin, tarihte bir Ukrayna devleti vardı ve Ukrayna toprakları, sınırların yer değiştirmesine karşın tamamen Rus toprakları olmamıştır. Ancak bu bağımsız bir Ukrayna’nın olmadığı savı doğru değildir. SSCB’nin yıkılmasından sonra, Rusya devlet yetkilileri Ukrayna’nın bağımsız bir devlet olduğunu iki defa anlaşmalara koydukları imzalarıyla kabul etmişlerdir. Sonuçta Rusya uluslararası hukuku çiğneyerek Ukrayna’ya girdi.

Bazı çevreler uluslararası hukukun bir anlamı kalmadığını, artık o kuralların dikkate alınmaması gerektiğini belirtiyorlar. Bu bakış yanlıştır. Uluslararası hukukun olmasını istemeyen ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu gibileridir. Eğer Netanyahu soykırım suçlaması nedeniyle, tutuklanma ve yargılanma korkusundan bazı ülkelere giremiyorsa, bu, uluslarası hukukun neden gerekli olduğunu gösteren örneklerden biridir.

Rusya, yine bazı çevrelerin savlarına göre, acaba ABD’nin oyununa gelerek mi Ukrayna’ya girdi, yoksa bu yazılarımızda çeşitli yönlerden ele alındığı gibi, Ukrayna’ya girmek zorunda mı kaldı?

Ukrayna’da oligarkların hatta faşist grupların olduğu doğrudur. Ancak oligarklar Rusya’da da var. Nasıl oldu da, özel mülkiyetin olmadığı SSCB yıkıldıktan sonraki iki-üç yıl içinde, Rusya’da (Ukrayna ve birçok Varşova Paktı ülkesinde de olduğu gibi) yüzlerce milyoner, hatta milyarder ortaya çıktı? Bu mal varlığı ve sermaye birikimi nasıl sağlandı?

Faşist gruplar her yerde var

Ukrayna’da örgütlü faşist grupların olduğu doğru ama bu durum sadece Ukrayna’ya özgü değil. Macaristan’dan Polonya’ya, Romanya’dan Bulgaristan’a kadar, birçok Varşova Paktı eski üyesinde de faşist gruplar var. Kaldı ki, Rusya da faşist gruplar illetinden kurtulmuş değil. Rusya’nın büyük şehirlerinde Kafkas kökenliler de etnik gerekçelerle Rus faşist gruplarının saldırısına uğruyorlar.

Ukrayna’daki Rus azınlığın baskı görmesi gibi doğru tespitleri bir yana bırakırsak, Rus ordularının Ukrayna’ya girmesinin esas nedeni ABD, NATO ve AB’nin Rusya’yı Ukrayna üzerinden karadan ve Karadeniz üzerinden de denizden tamamen kuşatmasıdır. Yani Ukrayna’nın NATO’ya girerek Rus ve Rusya Federasyonu topraklarını doğrudan kontrol etmesini ve Rusya sınırına NATO ordularının konuşlandırılmasını engellemek içindir bu harekât.

Ancak Rusya, Ukrayna’da tahmin ettiğinden daha sert bir tepki ile karşılaştı ve istediği şekilde Ukrayna içlerine yürüyemedi.

24 Mart 2022 günü NATO üyesi ülkelerin liderleri Brüksel’de Ukrayna savaşını görüşmek için toplandı. NATO doğrudan Ukrayna savaşına katılmayacağını ama, Rusya’yı caydırmak için Ukrayna’nın askeri kapasitesini ve ateş gücünü artıracağını bildirdi. Bu arada Rusya’yı baskı altına almak için de Macaristan, Romanya, Slovakya ve Bulgaristan’da dört uluslu bir savaş grubun oluşturulmasını kararlaştırdı.

“İstanbul Taslağı”

Savaşın başlamasından kısa bir süre ve NATO liderlerinin Brüksel konferansından beş gün sonra, 29 Mart 2022 günü, Rus ve Ukrayna heyetleri çatışmanın barışçı yoldan çözülmesi ve savaşın sonladırılması için, İsrail başbakanı Beret’in arabuluculuk çabaları sonunucu, İstanbul’da Türkiye’nin ev sahipliğinde bir araya geldiler.

Görüşmeler barıştan yana ilerliyordu ve görüşmeler, “İstanbul Taslağı” adıyla anılan belgesine göre, “Ukrayna’nın NATO’ya girmeyeceği ve topraklarında nükleer silah konuşlandırmayacağı, Ukrayna’ nın güvenliğinin Türkiye’nin de katıldığı BM benzeri bir oluşum tarafından garanti altına alınması, Donbass bölgesinin statüsünün iki ülke arasında görüşülmesi ve Kırım’ın statüsünün 15 yıllık bir süre içinde görüşmelerle belirlenmesi” doğrultusunda bir anlaşmaya doğru gidiyordu.

İstanbul konferansı ve Brüksel’deki NATO liderleri toplantısı arasındaki fark çok açık görülüyordu.

Brüksel’deki NATO liderleri toplantısı; Ukrayna’ya daha çok silah, daha çok askeri yatırım, savaşa devam ve Rusya’ya karşı daha çok yaptırım derken. İstanbul konferansı ise Ukrayna ve Rusya arasında barışın kısa ve uzun sürede gerçekleştirilebilecek şartlarını, savaşı en kısa sürede durdurmanın yollarını arıyordu.

Bu iki zıt çabanın olduğu bir havada, o zaman İngiltere Başbakanı olan Boris Johnson Ukrayna’ya gitti. Almanya’daki bazı gazeteciler ve yazarların savlarına göre, Johnson, Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’yi savaşı sürdürme konusunda baskı altına aldı ve ikna etti!

Bu dönemdeki ABD hükümeti de savaşın sürdürülmesi istiyordu.Böylece Rusya Ukrayna ile meşgul olacak, dünyanın diğer bölgelerinde etki alanı yaratamayacak ve ABD ile karşı karşıya gelemeyecekti. ABD bu stratejisini de gizlemiyordu.

Ukrayna-Rusya savaşı ve Almanya

Almanya, Ukrayna-Rusya savaş başlayıncaya kadar enerji gereksiniminin önemli bir kısmını Rusya’dan sağlıyordu. Savaş öncesi aldığı doğalgazın yüzde 55’i, petrolün yüzde 34-35’i Rusya’dan geliyordu.

Baltık Denizi’nin altından, Rusya’dan Almanya’ya döşenen boru hattı ile gelen doğalgaz, doğrudan Almanya’daki Lubmin limanında karaya çıkıyordu. Böylece Polonya ve Ukrayna’ya ödenen geçiş ücretinin ortadan kalkması, Almanya’nın aldığı gazı ucuzlatan faktörlerden biriydi.

Ayrıca Lubmin limanına gelen doğalgaz, AB üyesi ülkelere de bu limandan dağıtılıyordu. Böylece Almanya Rusya’dan en fazla doğalgaz alan ülke olmuştu.

Almanya Rusya ile onlarca yıllık gaz alım anlaşmaları imzaladığı için, dünya gaz piyasalarındaki fiyat dalgalanmalardan fazla etkilenmiyordu. Bütün bu faktörlerden dolayı Almanya, Rusya’dan enerjiyi ucuz fiyata alıyordu.

Ukrayna-Rusya savaşı başlamadan önce Rusya, Almanya ile arasındaki alım kapasitesini arttırmak için Baltık Denizi’nde ikinci bir boru hartı döşemeye başladı. Rusya’dan Almanya’ya çekilen hattın uzunluğu 1230 km idi ve yapımı Eylül 2021’de tamamlanmış, hat gaz ile doldurulmuştu. “Nord Stream 1” ve “Nord Stream 2” adlı iki paralel hattan oluşan bu gaz taşıma projesi, 55 milyar metreküplük bir kapasiteye sahipti.

Ukrayna savaşı nedeniyle hat devreye alınmadı ve 22 Eylül 2022 günü Almanya’daki hattın varış noktası Lubmin limanına 150 km, Danimarka kıyılarına 24 km mesafede su altında bir sabotajla patlatıldı.

Teknolojik gelişmelere yatırım yapmadığı için Alman ekonomisinde duraklama başladı. Örneğin, bilgisayarı bulan ülke olan Almanya, iletişim teknolojisine yapılması gereken yatırımları yapmadı. Dolayısıyla bu alanda geri bir ülke olarak kaldı. Alman ekonomisinin en önemli sacayaklarından biri olan otomotiv sektörüne, örneğin elektrikli otomobillere de yatırım yapılmadı.

Bunların sonucunda, Almanya, dünya pazarlarındaki rekabet gücünü önemli ölçüde kaybetmeye başladı. Bu ve bunun gibi yapısal faktörlere, bir de ucuz enerji elde etme yolunun kapanması eklenince, Alman ekonomisi tökezlemeye başladı. Çünkü en az 30 yıldır Alman ekonomisinin istikrarlı bir şekilde yürümesinde Rusya’dan alınan ucuz enerjinin payı büyüktü.

Sonuçta Almanya, NATO üyesi ülkeler arasında Ukrayna savaşından en fazla zarar gören ülke olmasına karşın, ülkenin çıkarlarını öne çıkararak savaşa karşı duramadı.

Almanya’nın dış politikası

23 Mayıs 1949’da kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bağımsız bir dış politikası olamadı. 3 Ekim 1990’da, İkinci Dünya Savaşı sonrası bölünmüş iki Alman devletinin birleşmesi ile Almanya bağımsız bir dış politika uygulama çabası içine girdi.

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Alman Demokratik Cumhuriyeti (ADC), Nazi Almanyası’nın mirasını kabul etmemişti. Tabir-i caizse, “Bizde nazi yoktur, kalmadı, hepsi Federal Almanya tarafında kaldı” diyerek kendini temize çıkardı. Bu söylemini de 1990 yılında yıkılıncaya kadar esas olarak sürdürdü.

Nazi Almanyası’nın mirası Federal Almanya Cumhuriyeti’ne kaldı. İki Alman devletinin birleşmesine kadar Federal Almanya Cumhuriyeti de bağımsız bir dış politika yürütemedi.

İki Alman devletinin birleştiği sırada, Federal Almanya Başbakanı Hemut Kohl idi ve iki devletin birleşmesinden, başka bir deyişle, ADC’nin Federal Alman Cumhuriyeti tarafından yutulmasından, iktidarı kaybettiği 1998 yılına kadar ABD’nin güdümünde kendi “bağımsız” dış politıkasını uyguladı.

Federal Almanya hüküm+etleri kuruluştan 1990 yılına kadar dünyanın birçok ülkesi ile yoğun ekonomik ilişiler kurdular. Ekonomik alanda kurulan bu ilişkiler, barışçıl bir dış politika için çok önemli bir yatırımdı. Almanya 35 yıl hiçbir ülke ile çatışmamış, savaş sonrası çizilen ve Almanya’da bazı kesimlerce tartışmalı olan, Polonya-Almanya sınırını kabul etmiş, ADC’yi bağımsız bir devlet olarak tanımıştı. Hatta ADC’ye defalarca da kredi vermişti. Ayrıca SSCB ile ilişkilerini, karşılıklı ekonomik çıkarlara dayanan bir dostluk ilişkisine dönüştürmüştü.

Bütün bunların sonuçları oldu elbette...

Dr. İ. Hali Özak

ARTI49

Bu yazı toplam 442 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
Dr İ. Halil Özak Arşivi