Dr. İsmail Sarp Aykurt
ÜÇ REÇETE: KLOPP, VOLEYBOL VE FIFA…
Bu kez üç spor başlığını bir arada ve farklı içeriklerle ele alacağım.
İlk önce futbol, Klopp ve Almanya…
Alman Milli Futbol Takımı, “Alman standartlarına” göre düşünüldüğünde gerçekten de başarısız dönemler geçiriyor. Bunun tek bir nedene dayandığını söylemek imkânsız. Ancak sonuç, nedensiz olamaz. Yani Paraguay’a penaltılar sonucu kaybetmek basit anlamda bir “talihsizlik” gibi görünse de Alman forvet Kai Havertz’in Almanya'nın artık ikinci sınıf bir takım haline gelip gelmediği sorusuna verdiği "Evet, kesinlikle öyle görünüyor" yanıtı oldukça dikkat çekicidir.
Ancak Almanya’da aranan “suçlu” ya da sorumlu, Türkiye’deki “her kafadan çıkan” kakofonik seslerin biçim verdiği kriterler gibi değil ve eleştirilerin gerçek bir çıkışa işaret etme ihtimali çok daha güçlü. O yüzden bir mukayese imkânı sınırlıdır.
Evet, Alman futbolcular genel olarak form grafikleri açısından kısıtlı kalmış, Nagelsmann ise oyuncu grubunun verimliliğini yükseltecek hamlelerin uzağına düşmüştür. Bunu daha somut bir şekilde, Alman futbolunun altyapı ve oyun anlayışında eskimesi, modern rakiplerin temposuna ve fizik gücüne ayak uyduramaması şeklinde yazmak daha olanaklıdır.
Aslında özetle, Alman ekonomisi gibi Alman futbol makinesi de kusurlu yönleriyle öne çıkıyor. Bu nedenle, yeni bir rotanın çizilmesi şarttı.
Jürgen Klopp, işte tam bu kesişmenin üzerine geldi. İleri doğru baskı yapmayı önceleyen, yüksek tempo, agresifçe yapılan pres ve hızlı “transition” hücum (geçiş oyunu) anlayışı olarak bilinen ve “Top kaybedildiği anda yapılan baskı” olarak Türkçeleştirilen “Gegenpressing”in iyi bir uygulayıcısı olan Klopp’un Post-Nagelsmann dönemde, kendisine de yönelecek “toplumsal baskı”yı nasıl kaldıracağı mutlak şüpheler içeriyor.
Ancak Klopp’un gelişi, Almanya için “yenilenme” açısından bir şeyler de vadediyor. En azından Alman futbol kimliği ve tarihsel futbol aklı için Klopp’un dış dünyaya kulaklarını tıkaması ve odaklanması bir kanundur artık.
Unutmadan; futbol her zaman güncel, çoğu zaman ise acımasızdır. 4 Dünya Kupası kazanmış Almanya için bile olsa…
***
Türkiye Kadın Voleybol Milli Takımı, 2’nci kez VNL Milletler Ligi’nde ipi göğüsledi. Gösterilen başarının tartışacak bir yanı olmasa da yeterince olmadığını düşündürten “plansız ve zorlama kutlamaların” ardından konuşacak çok şey var. Öncelikle ülkemizde futbola atfedilen abartılmış, lüzümsuz, haksız popülerlik ve önemle, ülke voleybolumuz arasında olumsuz açı olduğu yeni bir tespit sayılamaz. Bunun elbette finansal boyutu var ancak buna voleybol kadın takımımızın sporcular ölçeğinde muhalif/Cumhuriyetçi kimi tavırlarının etki etmediğini öne sürmek de olmaz.
Ancak hem Milli Takım hem de kulüpler düzeyinde voleybolumuzun sayısız sporcular yetiştirip başarılar kazanmasının, ülkede bir “futbol” etkisi uyandırmaması hepimiz için bir trajedi ve skandal olsa da gerçektir.
Villacı futbol rejimi baskındır.
Öte yandan kalitesi son dönemde oldukça artan rekabetçi voleybol liglerimizin takip edilirliği yükselmiş olsa da kanımca yine azdır ve bir spor dalı olarak voleybolun kendi kültürünü özümsediğimiz ne yazık ki sadece bir “iddia”dır.
Bu nedenle, “Bizim Çocuklar” ideolojisi ne kadar fiyaskoysa, “Biz voleybol ülkesiyiz” sloganı da aslında kuru ve kurumsal bir slogandan ibarettir. Ancak yine de arada hatırı sayılır bir fark vardır ve voleybolumuzda mühim olan, villacı futbol rejimini basıncı ve dayattığı kir ve karmaşa dolu mecradan kültürel bir kopuşun örgütlenebilmesidir.
Ancak kadın takımımız son yıllarda “voleybol ülkesi” olma yolunda kritik bir psikolojik eşiği de aşabilmiştir.
Bunlarla birlikte voleybol ülkesi olmakla, voleybol ekolü olmak arasında da fark vardır. Şayet ülkesiysek, “geniş oyuncu havuzlarımız, güçlü altyapılarımız ve bunu sürdürülebilir kılan stratejilerimiz, düzenli ve rekabetçi liglerimiz, gerçek bir voleybol kültürüne sahip taraftar kitlemiz ve bunu besleyen salon doluluk yüzdelerimiz, medya görünürlüğümüz ve son tahlilde de sürdürülebilir başarılarımızın göze çarptığı zirvede kalma enerji ve kalitemizin” olması gerekir.
Şüphe yok, bu başlıklarda hiç olmadığımız kadar ilerideyizdir artık…
Ekol olmak ise bir kalıcılık göstergesidir. Senelerce üst seviyede oynayabilmek, dünya voleyboluna antrenör, menajer ve sporcu ihraç edebilmek, dünyada bir “örnek” olarak sivrilebilmek ve belirgin bir oyun kimliğine sahip olabilmek… Bunlar bir ekol olmanın gerekleridir.
Peki, Milli Takım ne yapmıştır? Kadın voleybolcularımız, egemen futbol aklı ve onun beslediği kir dolu iklimin dışında bir yol açmış, halkı voleybol ile buluşturmuş, “elit” seviyede diğer ülkelerle rekabet edilebileceğini yeniden ispatlamış ve uzun vadeli sportif yatırımları ete kemiğe büründürmüştür.
Özetle olay “sır” değildir; altyapı yatırımları ve istikrar arayışının, sporcularımızın yüksek özverisiyle buluşması ve bir kimlik kazanmasıdır.
O nedenle “bizim” olanı bilmek kadar ayırt etmek de en az “şampiyonluk” kadar kıymetli olacaktır.
***
Son söz, yine futbolda ve FIFA’nın Dünya Kupası’nı “satılıktır” listesine alma hamlesi ve UEFA ile iki “rakipmiş” gibi münazara pozisyonuna geçmesine dairdir.
Aslında Dünya futbolunun yönetim organı FIFA, kâğıt üzerinde en üst sırada yer alsa da, kulüp futbolundaki milyarlarca avroluk devasa nakit akışı, elit oyuncu havuzu ve küresel yayın gelirleri tamamen UEFA'nın ekosisteminde ve özellikle Avrupa'da yoğunlaşmıştır.
Evet, doğru. Son dönemde Trump yönetimiyle girdiği ilişkiler, rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla eleştirilerin odağında olan FIFA Başkanı Infantino'nun, Dünya Kupası'nın ticari haklarını özel yatırım fonlarına devretme planı tepkiyle karşılanmdı. Buna yönelik açıklama yapan UEFA ve üyesi 55 federasyon ise "Dünya Kupası satılık değildir" diyerek plandan vazgeçilmemesi halinde FIFA müsabakalarına katılmayacaklarını duyurdu.
Tepkiler sonuç verdi ve Infantino planı suya düştü, şimdilik…
Peki, FIFA’nın bu son hamlesi olmadan önce, mesela geçen yıl, futbol sermayeye değil de işçi sınıfına mı aitti? Ya da biz romantizm ile nostalji arasında mekik mi dokuyoruz yine, telaşla ve at gözlüklerimizle?
Anlaşıldı, Trumpçı Infantino’ya gelmeden dolandırıcılık, yolsuzluk ve zimmetine para geçirmekten “beraat alan” Sepp Blatter’in FIFA’sı futbol davasından zaten hüküm giymiştir de, peki ya Bay UEFA nerededir?
Mesela, eski UEFA Başkanı Platini, önce 2011 yılında FIFA bütçesinden kendisine aktarılan 2 milyon franklık “gizli” ödeme ile sonra da 2022 Katar rüşvet skandalı ile yargılanmamış mıdır?
UEFA, futbolun ekonomik değerini yeniden servis eden “ekonomik” bir kurumdur. Kulüpler ve ligler büyük ölçüde ekonomik değeri üretirken, UEFA bu değerin bir kısmını yayın hakları, turnuvalar ve düzenleyici yetkisi sayesinde toplar ve dağıtır. Bu durum ona hem ekonomik hem de siyasi güç kazandırır.
Çevresinde dönen paranın (Şampiyonlar Ligi ve Premier Lig başta olmak üzere) sınırı belirsizdir.
Bu nedenle UEFA'yı yalnızca bir "organizasyon düzenleyicisi" olarak değil, küresel futbol ekonomisinin en etkili gelir dağıtım ve yönetişim merkezlerinden biri olarak görmek doğru olan tutumdur. Bu güç, zaman zaman FIFA, büyük ligler ve elit kulüplerle yaşadığı çıkar çatışmalarının da temel nedenidir. FIFA ile UEFA arasındaki ilişki de buna benzemektedir. İkisi de profesyonel futbolun ticarileşmesinden gelir elde eder; ancak kimin kuralları koyacağı, hangi turnuvanın daha prestijli olacağı ve milyarlarca dolarlık yayın ile sponsorluk gelirlerinin nasıl paylaşılacağı konusunda sık sık karşı karşıya gelirler.
Gerilimin propaganda değeri vardır çünkü.
Dolayısıyla, "ikisi de burjuva kurumudur" tespiti kesindir ve fakat bu, bu iki kurum arasında çıkar çatışması olmadığı anlamına gelmez. Esas mücadele, küresel futbol ekonomisindeki otorite, meşruiyet ve gelir akışını kontrol etme mücadelesidir.
Tam da bundan dolayı, evet futbol satılık değildir; çünkü zaten satılacağı kadar satılmıştır.
Bu nedenle çoğu zaman pozisyon almamak, mesafeyi korumak ve başka bir rota çizmek için izlemek ve hazırlanmak en sağlıklı olanıdır.
Gerisi, görüldüğü üzere fiyaskodur.