Dr İ. Halil Özak
Nereden, nasıl ve nereye? Türkiye’den Almanya’ya göçün 65 yılı
Dr. İBRAHİM HALİL ÖZAK
Almanya ile Türkiye arasındaki İşgücü Anlaşması’nın 65’inci yılı çeşitli içeriklerle kutlanıyor. Aslında buna “65 yıllık ortak bir tarihin bilançosu” dense daha yerinde olur. Çünkü bu tarih; 1990 öncesi Federal Almanya Cumhuriyeti (BRD) ve 1990 sonrası Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) ile birleştirilmiş Almanya’nın son 65 yıllık tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bazı siyasi çevreler itiraz etse dahi, Almanya’nın son 65 yıllık tarihi Türkler ve bir bütün olarak göçmenler olmadan yazılamaz. Son 65 yıl, hem Türklerin ve diğer göçmenlerin hem de Almanya’nın ortak tarihidir.
BİREYSEL BİR TANIKLIK: MÜNİH GARI’NDAN TARLALARA
Bu 65 yıl sadece buraya gelen işçilerin, iş göçünün tarihi değil; benim de 52 yıllık tarihim. Ben Almanya’ya parasız pulsuz bir öğrenci olarak geldim.
Münih Garı’na indiğimde cebimde 111 Mark’ım, bir öğrenci pasaportum ve eğer Almanca sınavını kazanırsam Hannover Teknik Üniversitesi’ne kayıt yaptıracağımı bildiren bir yazı vardı. O günkü durumuma deli cesareti mi, yoksa gençlik cesareti mi desem, bilemiyorum. Birkaç gün sonra Hannover’deki bir çiftlikte, Urfa’nın Birecik ilçesinden gelmiş “turist işçilerle” birlikte çalışmaya başladım.
Tarladaki saat ücretim 2 Mark 20 Fenik’ti. Resmî olarak çalışan tarım işçilerinin saat ücreti ise aynı dönemde 4,70 ile 5,80 Mark arasında değişiyordu.
“’Turist İşçi’ mi olur?” demeyin; evet, vardı. Türkler arasındaki adları “turist işçiydi”. Üç aylık vize ile Almanya’ya gelip geri dönmeyen, oturma ve çalışma izni olmadan çalışanlardı. Ben çok çalıştım tarlalarda, inşaatlarda, yollara asfalt döken firmalarda ve temizlik şirketlerinde... “Turist işçilerle” gözlerden uzak, fazla ayak altında dolaşmadan... Benim babam demirci ve kaynakçıydı. Ben de demirci ve kaynakçı olarak çalıştım Hannover ve Frankfurt’taki atölyelerde.
En yoğun sömürüye uğrayanlar bu “turist işçilerdi”. Sağlık sigortaları yoktu; hastalanırlarsa para kazanamazlardı, emeklilik hakları ise hak getire... Yakalandıkları zaman hemen Türkiye’ye gönderiliyorlardı. Birçoğu yakalanma korkusundan hafta sonları dahi çarşıya, pazara çıkamıyordu.
ALMANYA’NIN TARİHİ VE GÖÇMENLER
Tarih, geçmişteki gelişmeleri, bunların nedenlerini ve sonuçlarını yer, zaman ve sebep-sonuç ilişkisi içinde, aktörleri de ele alarak incelediğine göre, kimdi bu aktörler? Alman toplumu, Alman devleti, kurumlar, siyasi partiler ve 1950’lerin ikinci yarısından sonra da yoğun olarak göçmenler.
1961 yılından günümüze kadar Türk kökenli göçmenlerin hayatında olumlu ve olumsuz anlamda en uzun süre rol oynayan partiler CDU (Hristiyan Demokrat Birliği) ve CSU (Hristiyan Sosyal Birliği) ortaklığıdır. Türkiye ile Almanya arasında işgücü anlaşmasının ilk yıllarında iktidarda olan bu CDU-CSU ortaklığıydı.
Türkiye’den gelen işçilerin çalışma izinleri en fazla 1 veya 2 yıllıktı. En geç 2 yıl sonra Türkiye’ye geri döneceklerdi. Türkiye’den geldiler ve otomotiv-metal sanayisinde, dökümhanelerde, inşaatlarda, yol yapımında, tarlalarda vb. genel olarak ya çok soğuk ya da çok sıcak hava şartlarında çalışmaya başladılar.
Eski fabrika binalarından, askeri kışlalardan bozma işçi yurtlarında yaşadılar. Dört, altı, sekiz kişilik hatta çok daha kalabalık odalarda kaldılar. Bütün hayatları işyerleri ile işçi yurtları arasında geçiyordu. Yaşamları ise topluca uyunan odadaki bir yatak, bir çelik dolap ve ortak mutfaktaki küçücük bölümlere ayrılmış buzdolaplarına sıkışıp kalmıştı. Herkes böyle mi yaşıyordu? Hayır. Kırsal alanda çalışanlar arasında kendi odası olanlar da vardı, ancak sanayi bölgelerinde ve büyük şehirlerdeki işçi yurtlarında Türklerin yaşamı genellikle böyleydi.
Kimse bu insanlarla ilgilenmeye gerek bile duymuyordu. Tek istenen, anlaşmaları süresince çalışmalarıydı. Onlar da çalışıyordu zaten.
DÖNÜM NOKTASI: GEÇİCİLİKTEN KALICILIĞA
Bu işçilerin iş anlaşmalarının süresi dolunca işverenler rotasyon (dönüşüm) ilkesine itiraz ettiler ve iş anlaşmaları tekrar uzatıldı. Bu gelişme, Türklerin Almanya’ya göç tarihinde bir dönüm noktasıydı. Ancak ne Türk işçileri, ne Türk hükümeti, ne Alman hükümeti ne de Almanya’daki siyasi partiler bu gelişmenin geçici işçilikten sürekliliğe, yani yerleşikliğe dönüştüğünün farkına varabildiler.
Adım adım oturma ve çalışma izinlerinin süresi uzatıldı, hatta süresiz hale getirildi. İnsanlar işçi yurtlarından çıkarak şehirlerin eski semtlerinde, genellikle Alman nüfus tarafından kiralanmayan evleri ve çatı katlarını kiraladılar; ailelerini yanlarına aldılar. Böylece yerleşiklik daha da pekişmeye başladı. Kalıcılık olgusunun ortaya çıktığı ve pekiştiği dönem, 1966-1969 yılları arasındaki CDU-CSU ve SPD koalisyonu dönemidir.
1969-1982 yılları arasında SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) ve FDP (Hür Demokrat Parti) koalisyonu Almanya’yı yönetti. 1973 yılında Almanya’da baş gösteren petrol krizine kadar Türkiye’den Almanya’ya 800 bin işçi geldi. Bu işçilerin 200 bin kadarı o tarihte Türkiye’ye geri dönmüştü.
Almanya’da patlak veren petrol krizi ve ortaya çıkan ekonomik kriz sonucu, Federal Başbakan Willy Brandt hükümeti, Avrupa Topluluğu dışından gelen işçi alımını 23 Kasım 1973 tarihinde (Anwerbestopp) durdurdu. 23 Kasım 1973 tarihi itibarıyla Almanya’daki Türk nüfusu 900 bine ulaşmıştı. Bu nüfusun 600 bin kadarı çalışan işçiler, geri kalanı ise aile bireyleriydi.
“Önümüzdeki yılın baharında Türkiye’ye geri dönmek”, birçoğunun içinde bir umut, sonu gelmez bir dürtüydü. Yıllar yılları, baharlar baharları kovaladı ama gidilecek o bahar birçoğu için hiç gelmedi.
1960’lı yıllarda Almanya’da ortaya çıkan sorunların sorumlusu olarak ilk önce İtalyan işçiler (“Itaka”, “Spagettifresser” / Makarnacılar), daha sonraki yıllarda ise Yugoslav işçiler (“Yugo”) gibi adlandırmalarla aşağılanıyorlardı.
“HEINZ KÜHN MEMORANDUMU” VE ENGELLEYİCİ POLİTİKALAR
1973 yılındaki petrol krizinden sonra Almanya’da sorunlara gerekçe gösterilen İtalyan ve Yugoslavların yerini Türkler aldı. Türkler hakkındaki bu olumsuz bakış günümüze kadar sürdü geldi.
1974 yılında Federal Başbakan Willy Brandt istifa edince SPD-FDP koalisyonunun başına Helmut Schmidt getirildi. Helmut Schmidt, yabancı işçilerin ve özellikle de o dönemde en büyük nüfusu oluşturan Türklerin Almanya’da uzun süreli kalmalarına, hatta yerleşmelerine karşıydı. Bu tutumunu ölünceye kadar sürdürdü. Geçici işçilik adım adım kalıcılığa dönüşürken Helmut Schmidt ısrarla bu gerçeği reddediyordu.
Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti eski Başbakanı ve Federal Hükümetin ilk Yabancılar Sorumlusu Heinz Kühn tarafından 1979 yılında “Heinz Kühn Memorandumu” adıyla anılan bir rapor yayımlandı. Bu rapor Almanya’daki göçmen politikasında bir dönüm noktasıdır. Raporun en önemli tespiti, yabancı işçiler için geçiciliğin kalıcılığa ve yerleşmeye dönüştüğünü belirtmesi ve Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunun ilk defa devletin resmî bir belgesiyle tespit edilmesiydi.
Memorandum sadece Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu tespit etmekle kalmıyor, federal hükümete somut duruma uygun bir eğitim verilmesi, entegrasyonun aktif olarak desteklenmesi, gençlere eğitim ve meslek öğreniminde fırsat eşitliği, sosyal alanlarda eşitliğin sağlanması ve ilk aşamada yerel seçimlere katılma hakkı gibi konularda somut öneriler getiriyordu. Ancak Helmut Schmidt, çeşitli gerekçeler göstererek Heinz Kühn’ün raporunun hem hükümette hem de kendi partisi içinde kapsamlı bir şekilde tartışılmasını engelledi.
1982 yılında Helmut Schmidt, CDU Başkanı Helmut Kohl tarafından yapılan bir güven oylaması sonucu federal başbakanlıktan düşürüldü. 1969-1982 yılları arasında SPD ile koalisyon kuran FDP (Hür Demokrat Parti), 1982 yılında SPD ile koalisyonu bozarak CDU-CSU ile yeni bir koalisyon hükümeti oluşturdu.
Göçmen politikaları ile ilgili olarak FDP, Almanya politikasında ilginç bir partidir. FDP, 1971 tarihli “Freiburg Tezleri” adlı yeni parti programında o günkü sosyal-liberal siyasi çizgisine uygun olarak göçmenlerin sadece bir işgücü değil, sosyal haklara sahip bireyler olarak görülmesini talep ediyordu. FDP o zamanlar yabancı işçilerin günah keçisi olarak gösterilmesine karşı çıkıyor; onların toplumsal hayata katılmaları gerektiğini ve sosyal güvenlik haklarını savunuyordu. Göçmenler açısından bu talepler çok olumlu olmasına karşın FDP, bu taleplerini ne SPD ile yaptığı koalisyonda ne de daha sonra CDU-CSU ile yaptığı koalisyon döneminde uygulayabildi.
1 Ekim 1982 tarihinde CDU-CSU-FDP koalisyonunda federal başbakan olan Helmut Kohl, Helmut Schmidt’ten aldığı tutucu göçmen politikasını daha da sertleştirdi. Helmut Kohl’ün hükümet programında göçmen politikası, Almanya’daki Türklerin sayısını azaltma politikasına dönüştü.
“KAPI ÖNÜNE KOYMA” PRİMLERİ
Helmut Kohl hükümetinin programında, acil olarak çözülmesi gereken dört sorunun başında göçmen işçilerin sayısının azaltılması geliyordu. Federal hükümetin çıkardığı “Geri Dönüşü Teşvik Yasası” kapsamında ödenen geri dönüş primini alarak Avrupa Topluluğu üyesi olmayan ülkelerden gelen toplam 300 bin kişi, aileleriyle birlikte ülkelerine geri döndü. Geri dönenlerin yaklaşık 250 bini Türk vatandaşlarıydı. Bu rakamlar da gösteriyor ki hükümetin acil sorunlar programında açıkça belirtilmemesine karşın hedefteki kitle Türk kökenli göçmenlerdi.
Helmut Kohl hükümeti bu uygulama ile sadece Türk kökenli ve işsiz işçilerin bir bölümünden kurtulmakla kalmadı; onların ağzına bir parmak bal çalarak ekonomik olarak kelimenin tam anlamıyla onları kazıkladı. Yasadan yalnızca uzun süreli “kısa çalışma” modelinde çalışanlar ve işsiz olanlar yararlanabiliyordu. Yasadan yararlanan işçiler kişi başına 10.500 DM, her çocuk için ise 1.500 DM aldılar. “Kısa çalışma”/esnek üretim metodunda çalışan fabrikalar da ülkelerine geri dönen işçilere, o fabrikada çalıştıkları süreleri dikkate alarak belirli bir miktarda ödeme yaptılar.
Bu yolla işverenler kısa çalışma modunda olan bir grup işçiden kurtulurken Federal Çalışma Dairesi de bir süre daha işsizlik parası ve ardından işsizlik yardımı alacak kişilerden kurtulmuş oldu.
Ancak geri dönenler, ekonomik anlamda en büyük kazığı Alman Emeklilik Kasası’ndan yediler. Geri dönenler, emeklilik kasasına yatırdıkları çalışan payı primlerini bekleme süresi dolmadan geri aldılar. Böylece yasa gereği, çalıştıkları yıllar boyunca Almanya’da doğan tüm emeklilik haklarını kaybettiler. Ayrıca Alman Emeklilik Kasası, Geri Dönüşü Teşvik Yasası gereği geri dönen işçilere ileride emekli aylığı ödemekten bir anda kurtulmuş oldu.
Alman Emeklilik Kasasının kazancı yukarıdaki getirilerle de sınırlı kalmadı. Geri dönen işçiler için işverenlerin ödediği yüzde 50 emeklilik primleri emeklilik sigortasının kasasında kaldı. Bu miktarın, o yıllardaki verilere dayalı gerçekçi hesaplamalarla 6-7 milyar DM kadar olduğu belirtiliyordu. Bundan 45 yıl önce en az 6 milyar DM’ın, emekli aylıklarının ödenmesinde emeklilik kasasını nasıl rahatlattığını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Helmut Kohl 1982-1998 yılları arasında toplam 16 yıl iktidarda kaldı. Genel olarak göçmenleri, özel olarak da Türk kökenli göçmenleri hiçbir zaman toplumun eşit bir üyesi olarak göremedi. Göçmenler gelip Almanya evinin bir köşesini tutmuş ve oraya yerleşmiş olmalarına karşın Helmut Kohl ve CDU-CSU hâlâ “Biz bir göçmen ülkesi değiliz” diyordu. CDU-CSU ikilisinin göçmen karşıtlığı çok zaman mantık dışı sınır tanımaz bir hal alıyordu.
4 Ekim 1982 ile 21 Nisan 1989 tarihleri arasında Federal İçişleri Bakanı olan CSU’lu Friedrich Zimmermann, sık sık Türklerin Almanya’daki varlığına yönelik saldırılarda bulunmuş, Türkleri toplum olarak aşağılamaktan geri durmamıştır. Örneğin Zimmermann, “Türkler göstermelik olarak sahte hamile kalıyorlar” diyordu. Bu söylem Almanya’daki yazılı basının bir kısmında manşetlere çıkarılıyordu.
Bavyera Eyaleti eski Başbakanı ve CSU Genel Başkanı Horst Seehofer ise 2018–2021 yılları arasında Federal İçişleri Bakanlığı yaptı. Seehofer’in bakanlığı döneminde, Chemnitz şehrinde iki mültecinin bir festivalde çıkan kavgada yaralama olaylarına karışması ve kavga sonrası çıkan aşırı sağcı protestoların ardından Bakan Seehofer, partisinin grup toplantısında yaptığı açıklamada: “Göç, tüm siyasi sorunların anasıdır” diyordu. Daha sonraki açıklamalarda bu söylem, “Göç tüm sorunların anasıdır”a dönüştü.
CDU-CSU hükümetinin daha da ölçüsüzleştirdiği göçmen karşıtlığı, toplumun bazı kesimlerinde, özellikle de ırkçı gruplar arasında bir yankı uyandırdı. Böyle bir ortamda ırkçı gruplar Türk kökenli göçmenlere doğrudan saldırmaya başladılar.
TÜRK GÖÇMENLERE YÖNELİK IRKÇI SALDIRILAR
Daha 1982 yılının 22 Kasım’ında Kohl hükümetinin iş başına gelmesinden kısa bir süre sonra çeşitli olaylar yaşandı:
- Wolfenbüttel: Bir Türk ailenin evinin kundaklanması sonucu çıkan yangında aile üç çocuğunu kaybetti.
- 26-27 Ağustos 1984: Türklerin yaşadığı ahşap bir bina kundaklandı; iki aileden 7 kişi yaşamını yitirdi, 20 kişi yaralandı.
- 21 Aralık 1985: Ramazan Avcı, otobüs durağında neo-Naziler tarafından katledildi.
- 17 Aralık 1988: Schwandorf’ta neo-Nazi Josef Saller, Türklerin yaşadığı konutu ateşe verdi; aileden 3 kişi hayatını kaybetti.
1949 sonrası nadasa bırakılan toprağa atılan yeni tohumlar, 90’lı yıllarda da daha şiddetli bir şekilde meyvesini vermeye devam etti:
- 17 Kasım 1990: Kempten’de 5 Türk ailenin yaşadığı konut kundaklandı.
- 22 Kasım 1992 (Mölln Katliamı): Neo-Naziler Türklerin yaşadığı binayı benzin bombası ile kundakladı. Ailenin 3 ferdi yaşamını yitirdi.
- 29 Mayıs 1993 (Solingen Katliamı): Genç ailesinin evi ırkçı gençler tarafından kundaklandı. Ailenin beş ferdi yaşamını yitirdi.
2000’li yıllara ise sözde sadece üç genç tarafından kurulduğu iddia edilen ırkçı “Nasyonal Sosyalist Yeraltı” (NSU) örgütünün katliamları damgasını vurdu.
1998 yılında kurulduğu söylenen NSU, 2011 yılına kadar 8’i Türk olmak üzere toplam 10 kişiyi katletti. NSU, 9 Haziran 2004’te Köln şehrinde göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı ve işyerlerinin bulunduğu Keup Caddesi’nde (Keupstraße) çivili bomba patlattı; 22 kişi ağır yaralandı. NSU bu eylemi ile artık tek tek öldürmekten vazgeçip toplu katliamların provasını yapıyordu.
Türk kökenli insanlar arka arkaya öldürülürken güvenlik güçleri bu cinayetlere “dönerci cinayetleri” dediler; yıllarca mağdurların ailelerini suçladılar, onların itibarlarını lekelediler. NSU militanları banka soygunları yaparak soygun parasıyla yaşarken, öldürdükleri insanlar alın teri ile parasını kazanan, vergisini ödeyen çiçekçi, terzi, manav, büfeci, dönerci, internet kafe işletmecisi, köfteci ve polis gibi mesleklerden insanlardı.
Bir tesadüf sonucu NSU ortaya çıkınca, mağdurların ailelerini suçlayanlar, öldürülen insanların eşlerini aynı kiralık katili tutarak aynı silahlarla eşlerini öldürtmekle itham edenler bir anda ortadan kayboldular. Federal başbakandan başlayarak neredeyse bütün yetkililer, “sonucu nereye varırsa varsın” olayın peşini bırakmayacaklarına dair adeta bir ayin yaparmışçasına söz verdiler.
Sonuç ne mi oldu? Kurulan mahkemenin kuruluş amacı baştan sakattı. Mahkeme olayı üç başıbozuk haytaya bağlayıp kapatmak için kurulmuştu. NSU’nun altı, üstü, sağı, solu, yan bağlantısı yoktu! Defalarca banka soyan, 10 insanı öldüren ama hiç yakalanmayan bu kişilerin güya hiç kimseyle bağlantıları yokmuş... Su kenarlarındaki kavak ağaçları gibi kolsuz, budaksız, yalnızdılar! Başka hiçbir örgüt veya resmî kuruluşla da bağları yoktu. Birkaç şahit de mahkemenin kesin kararına kadar ya trafik kazasında öldü ya da hastalıktan... NSU kurucularından sadece Beate Zschäpe müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
Benim çok sevdiğim ve sürekli anlattığım bir reklam filmi vardır: Reklamda oynayan bir kişi, diğerlerinin anlamadığı bir dilde bir avuç fındığı göstererek bir şeyler söylüyor. Reklamdaki kişilerden biri diğerine soruyor: “Bu ne dedi?” Diğeri cevap veriyor: “Her gün bir avuç fındık yersen sağlığa yararlıdır dedi.” Diğer kişi: “Ama sen bu dili bilmiyorsun ki, nasıl anladın?” diyor. Diğeri de “Yersen oğlum, yersen!” diye cevap veriyor. Biz de Türk toplumu olarak mahkemenin kararını, anlattığım reklamdaki gibi göz göre göre yedik.
Saldırılar durdu mu? Hayır. Saldırılar 19 Şubat 2020 Hanau Katliamı’na kadar sürdü gitti. Nasıl oluyorsa bu “psikolojisi bozuk” ırkçılar saldırmak için hep göçmenleri, Türkleri buluyorlardı. Nasıl oluyor da yetkililer, psikolojik sorunları olan ve göçmen karşıtlığı bilinen birine silah —hatta birkaç silah— sahibi olma izni verebiliyordu? Çünkü katilin ruhsatlı birkaç silahı vardı.
ORTAK BİR TARİH VE GELECEK
Almanya ve göçmenlerin ortak tarihi sadece yukarıda anlattıklarım ve bunlara benzer olaylardan mı ibaret? Hayır. Duvarlara ırkçılar ve göçmen karşıtları tarafından yazılan “Türkler defolsun!” sloganını yazanlar da Almanlardı; eline siyah boya kutusu ve fırçayı alarak bu yazıların üzerini kapatanlar da Almanlar.
CDU-CSU ikilisi 2007 yılına kadar, neredeyse 50 yıl boyunca Almanya’nın bir göçmen ülkesi olduğunu kabul etmedi. 2007 yılında çekingen bir dille de olsa CDU’nun parti kongresinde bu gerçeği kabullendiler. Ancak bu gerçeğe uygun somut uygulamaları hayata geçirmediler.
CDU-CSU ikilisinin bütün engellemelerine ve zorluklara karşın, ayrılıkları ve ortak yönleriyle Almanya’da Almanlarla birlikte bir “Alman-Göçmen Dünyası”, Alman ekonomisi içinde bir “Göçmen Ekonomisi” (*) oluştu. Artık Almanya’da hemen hemen hiçbir ekonomi dalı yoktur ki, Türk kökenli göçmenler o alanlarda aktif olmasınlar.
Almanca, 27 milyona yakın göçmen kökenli insanın ortak dili oldu. Farklı ülkelerden Almanya’ya gelen insalar aralarında Almanca ile anlaşıyorlar. Göçmenlerin bazıları Almanca ile birlikte iki dilli hale geldi; genç göçmenlerin bir kesiminin anadili ise doğrudan Almanca oldu. Kitaplarını Almanca yazan göçmen kökenli yazarlar, müzisyenler, sinemacılar, tiyatrocular yetişti. Çok uzak tarihlerde değil, önümüzdeki yıllarda bunların sayıları daha da artacak.
Ancak bu nasıl garip bir çelişkidir ki, Almanya yurt dışında 140 kadar şubesi olan Goethe Enstitüleri için yılda 260 milyon avro kadar bütçe ayırarak Alman dilini öğretmeye ve Alman edebiyatını yaymaya çalışıyor. Ancak Almanya’daki AfD ve ona yakın görüşleri savunan bazı siyasi çevreler, Almanca öğrenmiş göçmen kökenli insanları Almanya’dan sürmek istiyor.
Artık Almanya’da 800 bin kadar şirket kuran ve Almanya’nın 4,2 trilyonluk GSMH’sinin 1,2 trilyonunu yaratan göçmenler var. Bu göçmen nüfusu 27 milyona yaklaşıyor. Bu nüfusun 3,5 milyon kadarını Türk kökenliler oluşturuyor. Türklerin kurduğu 100 bin kadar şirket var ve bu şirketler 500 bin kadar çalışanı istihdam ediyor. Çalışan Türk kökenlilerin Alman ekonomisine katkıları bir yana, sadece Türk kökenli göçmenlerin kurdukları işletmelerin yıllık cirosu 90 milyar avroyu geçiyor.
Göçmenler Almanya’nın ayrılmaz bir parçası olmasına karşın AfD (Alternative für Deutschland / Almanya için Alternatif) partisi göçmenlere doğrudan saldırıyor; onlara hakaretler, tehditler yağdırıyor. Her alanda çalışan 17 milyon kadar göçmenin yerine kimleri koyacağını söylemeden, Almanya’nın her yıl zorunlu gereksinimi olan 400 bin kadar yeni çalışanın nereden geleceğini açıklamadan, iktidara gelirse 20-30 milyon arası göçmeni gerekirse “uygun” bir şiddet de uygulayarak Almanya’dan çıkaracağını savunuyor.
Ne diğer göçmenlerin ne de Türk kökenli göçmenlerin Almanya’dan gideceği yok. AfD’nin çeşitli tehditleri ve göçmen karşıtı çabaları da sonucu değiştirmeyecek.
Artık Almanya göçmenlerle, göçmenler de Almanlarla birlikte Almanya oldu.
______________________
(*) Temizlik, sağlık ve taşıma sektörlerinde göçmenlerin Alman ekonomisine katkılarıyla ilgili olarak artı49’da bu sütunda yayımlanan diğer yazılarıma bakabilirsiniz.