Dr. İsmail Sarp Aykurt
JUPP DERWALL, DÜNYA KUPASI VE FUTBOLUMUZUN AKIBETİ
Türkiye bir kırılmalar ülkesi… Aklımıza ilk geldiği hâliyle, sadece siyasi alanda değil; özellikle spor ve futbol alanında da bu kırılmaların izlerini bulabilmek olanaklı.
Türk futbolunun kırılma noktaları çoktur. 2002’den sonra ilk kez katıldığımız Dünya Kupası’ndaki halet-i ruhiyemiz ise bize yeni bir kırılmanın eşiğine vardığımızı gösteriyor. Ancak bu kırılma, bizi mutlu edecek türden bir gelişme olmaktan uzak. 1923’te gururla ilan ettiğimiz Cumhuriyet ile değişen, modernleşen futbol aklımızın, sayısız kırılmayla birlikte çürüyen ve çürürken kendisinden soğutan bir dip noktasında salındığını tespit etmek o kadar zor değil.
Kuru romantizm, gerçek değildir ve baştan ilan etmek zaruridir. “Bizim Çocuklar” sloganıyla topluma verilmeye çalışılan mesaj, 2002’nin gerisinde kalmış, ideolojik olarak iflas etmiştir. Dünya Kupası’nda ayyuka çıkan “benmerkezci eğilimle dolgu edilmiş şımarıklık, plansızlık ve liyakatsizlik” ise ülkenin siyasal ve sosyolojik halinin bir özeti, yansıması ve tezahürü olmuştur. Öncesinde ve sonrasında verilen fotoğraf, sağ siyasetin sporla olan organik ilişkisinin sınır ve uzuvlarını göstermekle kalmamış, başımıza yeni bir dert, ekonomik bir “villacılığı” da dayatmıştır.
O nedenle dev aynasına değil, boy aynasına bakmakla mükellefizdir artık.
Öte yandan Türk futbolunun olumlu ya da negatif içerikli kırılma başlıklarının tamamına eşit bir şekilde eğilmek zor. Ancak 19 sene önce bu zamanlarda, 26 Haziran 2007’de aramızdan ayrılan ve Türk futbol aklına eşsiz ve özgün bir katkıda bulunan Jupp Derwall’i tam da bu başarısızlık anlarında hatırlamak oldukça önemli. Futbolumuzun rotasını, devrime varacak kadar radikalleşen bir reformla değiştiren Bay Derwall’in, nam-ı diğer “Şef Gümüş Kıvrım”ın, Galatasaray örnekleminde Türkiye’ye sunduğu yeni rota ve model, “bir ileri iki geri gitme” temposuna ve ters istikamete savrulmaya müsait bir futbol modeli için ne kadar geçerli olabilir?
Artık yeni tartışma başlığımız suni ve popülist kavgalara efor sarf etmek için değil; yeni, kolektif ve toplumcu saiklerle üretilecek bir futbol aklının oluşturulması için verilmek zorundadır.
Villacılık mı yeni bir Derwallist model mi?
Peki ya Derwall bu işin neresinde yer alacaktı? Onun kişisel öyküsü ve Türkiye’de oluşturduğu model ne tür bir yaşamın, kaçıncı merhalesi olacaktı?
Onun için, Türk futbolunun seyrini değiştiren adam deniyor. Gerçekten de öyle miydi?
Jupp Derwall, 1984-1988 yılları arasında kaldığı Türkiye’de, Galatasaray’ın başında yer yer eleştiriler ya da sıkışmalar yaşasa da, gelecek yıllara damga vuracak yeniliklere imza attı. Bunun bir tarafı seneler sonra gelen bir Galatasaray şampiyonluğu olsa da asıl yaptığı Türk futboluna kattığı yeni ve özgün bir bakış açısında aranmalıdır.
Jupp Derwall, 10 Mart 1927’de Almanya’nın Würselen kentinde doğmuştur. 1938’de aynı şehrin takımının altyapısında futbola başlamış; daha sonraysa A. Aachen ile Düsseldorf takımlarında top koşturmuştur.
Aslında futbolu bıraktıktan sonraki yaşamında teknik direktörlük yapma fikri hoşuna giden Derwall’in İsviçre’de Biel, Schaffhausen takımlarında görev aldıktan sonra Almanya’ya dönmesi de onun için bir kırılma noktasıdır. Çünkü sonraki durak Fortuna Düsseldorf onun için başka bir meydan okumaydı.
Belki de onun en önemli çıkışı, 1970 senesinde Helmut Schön ile çalışması oldu. Sekiz senelik asistanlık sonrasında ise Batı Alman Milli Takımı’nın başında Jupp Derwall vardı artık. Derwall için zor bir görev oldu ve milli takım kariyerinde önemli başarılar da kazandı. Bunlar arasında 1980 Avrupa şampiyonluğu, 1982 Dünya Kupası ikinciliği öne çıkanlar arasındaydı. 1984 yılı ise milli takım kariyerinin sonuna varıyordu.
1937 yılında, çocukken de futbol düşünür ve şöyle sıralardı yaptıklarını:
“O zamanlar da Alman milli takımının oyuncuları bizim kahramanlarımızdı. Küçük Telefunken radyomuzun aldığı istasyon sayısı çok azdı. Ayrıca bir tane açıp kapamak için, bir tane de sesi kısıp yükseltmek için düğmesi vardı. Adolf Hitler’in zorbalık döneminin haberlerini, savaş sloganlarıyla herkese korku salan Nazi Partisi’nin propaganda bakanı Goebbels’in insanın içine işleyen konuşmalarını dinlerdik”.
Aradan 9 sene geçti. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden bir sene sonra 1946’da, Jupp, doğduğu yer 15 bin nüfuslu Würselen’de yıkıntılar içerisinde kasabanın çehresini değiştirmek üzere arkadaşlarıyla çalışıyordu. Würselen Halk Okulu’na gidiyor, Rhenania 05 kulübünde futbol oynuyordu. Sonra, makine mühendisi olmak istediği aklına geldi ve Eschweiler kömür ocağında mühendislik bölümünde iş buldu. Ayrıca askere gitme konusunda da sıcaktı. Hedefinde hava kuvvetleri vardı. Keza, bunu başardı da. Braunschweig Waggum Uçuş Okulu’na gitti ve göklerde gezinmeye başladı. Ancak gözleri yerdeydi. Futbol aşkı peşini hiç bırakmadı.
Futbola yeniden dönüş için Florya’da Derwall, kendisini anlattığı kitabında başlama vuruşunu, özlemlerini dile getirerek yapmıştı. Türkiye’de kaldığı ve kendisi için bir o kadar da enteresan bir deneyim olan İstanbul zamanları onun bu özlemlerini yeni bir eşiğe taşıdı. Onun için İstanbul yolculuğu bir belirsizlik ve merak konusuydu. Lufthansa’nın 1580 sayılı İstanbul uçağı tıklım tıklımdı ve Jupp Derwall, aslında bir ufak sükûnet arasa da “Tutmam gereken bir söz var” deyip İstanbul’a yol aldı. Hedefte Galatasaray vardı. Yugoslav Iviç’in ani bir kararla İtalya’dan aldığı teklifi değerlendirmesi ilginç olmuş; Derwall için Türkiye seçeneği ortaya çıkmıştı.
Galatasaray adasında yapılan görüşme tuhaf geçmişti. Galatasaray bir sürpriz yapmış ve sözleşmeyi Jupp Derwall’in hazırlamasını talep etmişti. Geriye el sıkışmak kalıyordu. Derwall, aylık bir milyon lira maaş, araba ve Ayaspaşa semtinde bir ev karşılığında Galatasaray’a kendisini bağladı.
Derwall’in aklında Galatasaray taraftarlarına yeni bir dönemin açıldığı hissini vermek için antrenman alanını bir performans merkezine dönüştürme fikriydi. Florya’yı baştan aşağıya yeniden inşa edecekti. Ona göre Türk futbolunun bir devrime gereksinimi vardı. Bu, birçok şeyin başlangıcı oldu.
Nasıl bir ortamda çalışacağını bilmeden gelmişti ve elinde eksikler listesi vardı. Ona göre Türk futbolcular berbat sahalarda oynuyordu, antrenman metotlarında eksikti hatta çim saha deneyimine sahip olmadıklarından kayarak ayağa müdahale yapmayı bilmiyorlardı. Takımı inceledi, futbolcu kadrosuna baktı ve başladı.
Hüsranla başlanan bir lig ve ardından gelen eleştiriler yakasına yapıştı. Boğaziçi’ndeki yeni yaşamı onu zorluyordu. Alışılmadık tepkiler, başarıya açlık ve sabırsızlık Türk futbolunun değişmeyen tarifleriydi. Kendisi şöyle anlatıyordu:
“Dünyanın en futbol hastası ülkesinde olduğumu düşünürdüm. Pazarda satıcılar bir yandan bağırarak mallarını satarken, bir yandan da laf sokuşturmayı hiç ihmal etmezlerdi: ‘Ne olacak bu Galatasaray’ın hali, bay Derwall? Niye iyi oynamıyoruz?’ Biri de ‘Cimbom kaput’ diye bağırır, öbür yandan başka bir ses gelirdi: En büyük Fener başka büyük yok”.
Derwall’in Türk futboluna yaptığı aşı…
Ama Jupp Derwall, futbolumuzun yerli ve yersiz dinamiklerine ısındı, Türkiye’deki futbolun muhtevasını tanımaya başladı ve “devrimini” gerçekleştirdi. Prekazi, Simoviç ve diğerleri ile çalışkanlık meyvelerini vermeye başlıyordu. Gücünü, Türkiye Kupası’nı alarak gösterdi. “Bugüne değin hep kötüyü yazdınız, şimdi şampiyon olduğumuzu da yazın” dedi. Türk spor medyasını da anlamışa benziyordu.
Ama önemli olan şampiyonluktu artık. Galatasaray 14 yıllık şampiyonluk olamama çilesini artık daha çok hissedemezdi. Bir konuşmasında ‘’Napoli 61 yıl şampiyon olamadı, Galatasaray 14 yıl olamamış çok mu?” dedi ve kıyamet koptu. Böyle bir şeyi nasıl der, Galatasaray’ı nasıl böyle bir değerlendirmeye tabi tutabilirdi? Tuhaf şeyler yaşandı ardından. Florya’ya gelen taraftarlar ateş püskürüyordu. Jupp Derwall gitmeyi düşündü. Ancak kulüpten vize çıkmayacaktı.
Beşiktaş’ın şampiyonluğu kıl payı kaçırmasıyla 14 yıl sonra gelen şampiyonluk Galatasaray tarihinin kırılmasıydı. Bu, belki de 2000’lerde yaşanan başarıların bir fermuar gibi açılarak doğmasına yol açacaktı.
Ardından gelen yıllarda Jupp Derwall kariyerine başka şampiyonluklar da ilave etti. Avrupa’daki başarılar Türk futbolunun ufkunun açılmasına vesile oluyor, Batı Alman antrenör Türk futboluna sanki aşı yapıyordu!
Onun için futbol basit bir ayrıntı olamazdı. İngiliz futbolcu Gary Lineker’in Alman Milli Takımı için söylediği “Futbol basit bir oyundur. Top bir oraya, bir buraya gider gelir ve sonunda Almanlar kazanır” tespitine şöyle diyordu:
“Futbol, basit bir oyun değildir”.
Jupp Derwall, şimdilerde başındaki ismin ve kurumsal olarak futbol federasyonunun kendisinin özerk olmasını, antrenman metotlarının geliştirilmesini, olayların doğru ve gerçek bir şekilde ele alınmasının önemli olduğunu önerdi ve Türk futbolunun Avrupa’da yol almasının gerekliliğinin sürekli altını çizdi. Bunlar, şimdiden 1980’lerin sonlarına bakıldığında son derece radikal bakış açılarıydı.
Şimdilerde, liyakatsizliğin ve hadsizliğin zirveyi gördüğü futbol iklimimizde, yeniden ve keskin bir radikalizmin ihtiyacını duyuyoruz. Herkesin hissettiği bu boşluk için doğan ihtiyaç, şayet gerçekliklerden yola çıkılamazsa ve doğru bir reçete yazılamazsa aynı şeyleri yeniden ve daha aşırı yaşayacağımıza kuşku yok.
O nedenle futbolumuzu tasallut ve tekerrürden kurtarmanın vaktidir.
Derwall’e gelince, o severek kurduğu dostluk ve ilişkiler bir yana, futbola yaptığı katkılarla 1988’de Türkiye’den, 2007’de ise hayattan göç etmesine karşın yok olmadı.
Ancak kuşku yoktur ki, onun katkılarının Türk futbolunda bıraktığı izler hâlâ görünür durumda olsa da Türkiye’nin Derwallist modeli aşması da bir zorunluluktur artık…