Uyum diye diye, uyumdan soğuttular

Uyum diye diye, uyumdan soğuttular
Almanya'da öncü Alman kültürüne tek taraflı uyum sağlamak zorunda değiliz. Anayasal vatandaşlık çerçevesinde, bu ülkede yaşayan herkesle birlikte, yepyeni bir Almanya kültürü yaratmalıyız.

OKTAN ERDİKMEN - Almanya’da gündemden hiç düşmeyen tartışma konularının başında uyum (entegrasyon) geliyor. Bu kelime son zamanlarda o kadar çok kullanıldı ki, insanlar bu ifadeden sıkıldılar. Siyasetçiler, sivil toplum örgütleri, yazarlar sürekli entegrasyondan ve onun Almanya için ne kadar önemli olduğundan söz ediyorlar. Buna rağmen, uyumun tam olarak ne anlama geldiği konusunda henüz bir uzlaşma sağlanamadı.

Öncü kültür ifadesini ilk ortaya atan kişi, CDU’nun o dönemdeki Fraksiyon Başkanı Friedrich Merz olmuştu. Merz’e göre yabancılar, Almanya’daki gelişmiş, ortaya çıkmış olan temel değerlere uyum sağlamalıydı.

Peki Almanya’nın değerleri derken, nelerden söz ediyoruz?

Orta Çağ’da kilise endülijans senetleri, yani cennette arsa satıyordu. Vatikan yetkilileri, Avrupa’yı köylere varıncaya kadar geziyor, yerinde satış yapıyorlardı. Katiller, hayat kadınları, dolandırıcılar, hırsızlar hepsi cennetten birer tapu alıyorlardı. Bu durumda Orta Çağ’da Almanya’ya yerleşen bir Türk, öncü Alman kültürünü kabul edip Papalık görevlilerinden para karşılığı cennette arsa mı almalıydı?

Bu gibi safsatalara yine bir Alman karşı çıktı ve 1517 yılında kiliseyi eleştiren 95 maddelik bildirgesini Wittenberg Azizler Kilisesi’nin duvarına çaktı. Ancak Papa’nın ve Türklerin Protestanlığın sonsuz düşmanları olduğunu düşünüyordu ve Türklere karşı din savaşları yapılabileceğini söylüyordu.

Yoksa Almanya’ya yerleşen Türklerin, bu ülkede ortaya çıkan yeni kültürü mü takip etmeleri gerekiyordu? 

Öncü kültür, örneğin kanunlarla belirlenen bir kültür müdür? Hammurabi Kanunları’nda şöyle diyor: “Bir üstün insan, bir başka üstün insanın gözünü çıkarırsa veya kolunu kırarsa, onun da gözü çıkarılmalı ve kolu kırılmalıdır. Ancak sıradan bir insanın gözünü çıkarırsa veya kolunu kırarsa 60 şekel gümüş ödemelidir. Bir insan üstün bir kadını öldürürse onun da kızı öldürülmelidir. Ancak sıradan bir kadını öldürürse 30 şekel gümüş ödemelidir”. 

O dönemde Hammurabi’nin ülkesine göç eden bir kadın, öncü kültürde statüsüne göre bir öldürülme bedeline sahipti. Üstelik babası üstün bir kadını öldürürse, hiçbir şey yapmadığı halde kanunen öldürülme riskiyle karşı karşıya kalıyordu. 

Suudi Arabistan’a sokak ortasında başı açık gezen bir kadın hapis cezasına çarptırılır. Almanya’da ise sokakta başı açık gezen kadına müdahale ederseniz, siz hapis cezasına çarptırılırsınız. Dolayısıyla kanunlar da öncü kültürün belirleyicisi olamazlar. Onlar zaten kültürün bir yansıması olarak geçerli kabul ediliyorlar.

Bir ülkeye göç ettiyseniz sadece o ülkeye göç etmişsinizdir. Yaşadığınız ülkenin kanunlarına elbette ki uymak zorundasınız, kaldı ki uymazsanız hapse atılırsınız. Ancak o ülkedeki öncü kültür denilen, baskın kültür, sizin kültürünüze aykırıysa ona uymak zorunda değilsiniz. Bu konuda mevcut hukuki düzenlemeler çerçevesinde, ünlü Alman düşünürü Habermars’ın anayasal vatandaşlık kavramına geri dönüyoruz. 

Herkes ülkesine anayasal vatandaşlık temelinde bağlı ve anadilini konuşma, eğitimini alma, dini inancını serbestçe yaşama özgürlüğüne sahip olmalıdır.

Ancak farklı etnik kökenlerden gelen, farklı anadilleri konuşan ve farklı dini inançlara sahip olan insanlar, genellikle baskın kültür tarafından dışlanıyor. Bu Almanya’da da, Türkiye’de de, Bulgaristan’da da böyle; 4 bin yıl önce Mezopotamya’da da böyleydi. Bugün bazı Alman okullarında öğrencilerin teneffüslerde aralarında Türkçe konuşması yasaklanabiliyor. Bugün, Almanya’da çalıştığı kafede, iş arkadaşıyla Türkçe konuşan biri, işten atılabiliyor. Mezopotamya’da yaşayan bir öğrencinin kalan notlarında da şu ifadeler yer alıyordu: “Sümerli öğretmen, 'Neden Akkadca konuştun?' dedi ve bastonla vurdu”. 

Öncü kültür ifadesini ortaya atan CDU’lu Merz, Arabistan’da yaşayan bir Amerikalı, Türkiye’de yaşayan bir Kürt, Almanya’da yaşayan bir Türk veya Mezopotamya’da Akkadca konuşan bir öğrenci olsaydı, muhtemelen aynı şeyleri bu kadar büyük bir heyecanla savunmayacaktı. 

İbn-i Haldun’un dediği gibi, coğrafya insanın kaderini belirliyor.