Demirtaş soruları yanıtladı
Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, cezaevindeki dördüncü yılını doldururken, 45 isimden gelen 45 farklı soruya yanıt verdi. Demirtaş, soruları yanıtlarken, "Öncelikle, birbirinden değerli 45 insanın soru göndermesini çok anlamlı bulduğumu belirtmek istiyorum. Her birine ayrı ayrı teşekkür ederim. Soruların hepsi çok nitelikli. Dilerim, bu röportajı sonuna kadar okumaktan imtina etmezsiniz. Verdiğim cevaplar için değilse bile sırf sorular için de olsa okumaya değer bir röportaj oldu diye düşünüyorum. Başta sorularını ileten değerli arkadaşlarıma olmak üzere, iki kişilik hücremizden herkese yürek dolusu sevgilerimizi, selamlarımızı gönderiyoruz" dedi.
Ali Duran Topuz (Gazete Duvar Genel Yayın Yönetmeni): Son yerel seçimde büyükşehirlerde Kürtlerin oyları kilit rol oynadı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi oy desteğine karşılık bir tür cemile olarak Kürtçe kursları açtı. Fakat dünyanın en büyük Kürt nüfusunun yaşadığı İstanbul’u tanıtan 10 dilli, 20 dilli broşürlerde, kitapçıklarda Kürtçe yok, şehirde Kürtçe tabela yok, Kürtçe anons yok. Öte yandan, Kürt meselesi majör kavramlara kilitlenip kalmış görüntüsü vermiyor mu? Yani anayasal eşitlik, anadilde eğitim, siyasal katılım hakları etrafındaki tartışma ve kavgalar sürerken büyükşehirler Kürtçeyi hızla eritiyor. Kürtçenin tartışmalarda daha önde yer alması, Kürtçeye yönelik taleplerin daha da güçlendirilmesi gerekmiyor mu? Bu meseleye ilişkin diğer partilere dair gözlemlerinizi de merak ediyorum.
Kaygılarınıza da eleştirilerinize de katılıyorum. Ancak Kürtçe dahil olmak üzere bütün dillerin korunabilmesi ve geliştirilebilmesi için bir kamusal destek politikasına ihtiyaç var. Yani anayasal ve yasal bir altyapı sağlanarak, bir devlet ve hükümet politikası olarak Kürtçenin her alanda kullanılması desteklenmediği sürece, baskı altındaki bir dilin korunabilmesi böyle bir çağda neredeyse imkânsızdır. O halde tüm dillere özgürlük sağlayacak bir hükümet programıyla merkezi yönetime, yani hükümete talip olmak en doğru seçenektir. Neden diğer partilerden talep edelim ki? İktidarda yer alıp biz çözelim sorunları. Bir halkın bu en temel hakkına saygı duymayan hiçbir siyasi anlayışın iktidar olma şansı yoktur bence, en azından HDP olmadan şansı yoktur diyelim. Biraz özgüvene ihtiyacımız var sadece. Talep eden değil, icra eden olalım artık. Neden biz de yönetimde olmuyoruz da gelecek olan yeni yönetimden neyi nasıl talep edeceğimizi düşünüp duruyoruz?
İsmail Beşikçi (Sosyolog): Anadil - Kürtçe yasakları her dönemde cumhuriyetin temel politikası olmuştur. Bu durumda, HEP, DEP, HADEP, HDP gibi siyasal partilerin yöneticilerinin, milletvekillerinin Kürtçeyi bizzat yaşayarak, ailesiyle, çocuklarıyla, Kürt halkıyla Kürtçe konuşarak Kürtçe yasaklarına karşı bir tutum izlemesi gerekli değil miydi?
Değerli hocam, “Bu konuda haklısınız” demekten başka ne diyebilirim ki? Ama gerçekten de karamsar olmaya gerek yok. Bütün bu sorunları en köklü, en demokratik şekilde çözmek için önümüzde halen ciddi fırsatlar, olanaklar var. Bir dilin varlığını korumak için önce onu kullanmak gerekir elbette. Ama o dilin kullanılmasını kolaylaştıracak bir yönetim anlayışına da ihtiyaç var. Madem Türkiye Cumhuriyeti devleti Kürtlerin de devleti, o halde bunun her alandaki ve anlamdaki uygulamalarla hayata geçmesi gerekir. Bunu da ancak siyasi yönetimin içinde yer alarak çözebiliriz. Şu da yanlış anlaşılmasın, HDP iktidara gelince sorunların tamamı hızla çözülür diye bir şey demiyorum. İktidara, yönetime dahil olmak sorunların çözümünün önünü açar, sorunları çözmeyi kolaylaştırır sadece. Yoksa Kürtçe roman yazacak olan da okuyacak olan da devlet değildir. Dil meselesinde devlet engel olmak yerine destekleyici olursa ilerleme daha rahat olur demek istiyorum sadece. Peki HDP iktidara gelemese dil ölsün mü? Öyle de değil. Bugünkü imkânlar ölçüsünde anadilini kullanmak ve geliştirmek istisnasız herkesin görev ve sorumluluğu olmalıdır. Benim altını çizdiğim nokta, siyasi vizyona ilişkin boyuttur.
Ahmet Güneştekin (Ressam): Neredeyse dört yıllık bir tutsaklık nedeniyle özgürlüğünüzden yoksun bir süreç yaşıyorsunuz. Bu süreçte gözlemlediğim kadarıyla, gündeme ve kültürel yaşama hep dahil olup yaşama sevincinizi hiç kaybetmeden varlığınızı ülkeye ve dünyaya hissettiriyorsunuz. Kimi zaman öykü yazarak, kimi zaman müzik dahil sanat disiplinlerinde üretimler sunarak sanatın güçlü kıldığı insanlardan olduğunuzu gösteriyorsunuz. Bir sanatçı olarak resim yapmanızı çok değerli buluyorum. Bu süreçte renklerle çok birlikte oldunuz. Resim yapmak, renklerin iyileştirici etkisinde bir şeyler yaratmak size neler hissettirdi? Gelecekte, özgür dünyada renklerle ve sanatla ilgili bir dünyanın inşasına nasıl bir katkı sunmayı düşünüyorsunuz?
Burada resimle son derece amatör bir şekilde uğraştım. Değerli hücre arkadaşım Abdullah Zeydan ile birlikte, haftada iki saat, hücreden bozma bir atölyede, infaz memurlarının gözetiminde resimle uğraştım biraz, hepsi o. Resim yaptığım o iki saat, cezaevinde olduğumu tamamen unuttuğum saatlerdi, bundan emin olabilirsiniz. Öyle ressam bir yönüm yok. Lisede resim derslerinde iyiydim sadece. Zaten korona salgını nedeniyle neredeyse dokuz aydır atölyeye gitmemiz de yasak. Odaya renkli kalem bile verilmiyor. Dolayısıyla artık resimle ilgilenemiyorum. İleride resimle veya genel olarak sanatla ilgili bir üretimim olur mu, bilemiyorum doğrusu. Kişisel olarak edebiyatla uğraşırım herhalde. Ancak sanatın ve sanatçıların desteklenmesi için aklımda çok ciddi ulusal ve uluslararası ölçekte projeler var. Bir gün dışarıda olursam, konumum ne olursa olsun, bu projeleri hayata geçirmeyi, sanatçıları ve edebiyatçıları destekleyecek çalışmalar yapmayı çok istiyorum.
Ercan Kesal (Oyuncu, yönetmen): Uruguaylı yazar Galeano yazma sebebini anlatırken “birlikte kurtulmayı umut ettiğim için yazıyorum” diyor. “Birlikte kurtulmak.” Politikacının da önünde sonunda vaat ettiği bir söylem bu. Engels de bir mektubunda, “ekonomi-politiğe dair tüm bildiklerimi Balzac’ın romanlarından öğrendim” diye yazıyor. Öte yandan, 1950’li yıllarda Demokrat Parti’de siyasetle uğraşan, bakanlık da yapan Samet Ağaoğlu yazmanın bizi içimizde biriken tortulardan temizleyeceğini söylüyor. Siz de hikâyeler yazıyor, meseller anlatıyorsunuz. Sadık okurlarınız var. Yazmak politik bir eylem midir? Neden yazıyorsunuz?
Eski zamanlarda “yazmak”, oldukça orijinal bir kişisel ifade biçimiydi. Yazdıklarınızın basılması, bunların okura ulaşması son derece ciddi süreçlerdi. Bu zorlu ve çoğu zaman da riskli süreçleri göze alabilmek için gerçekten de anlamlı bir dürtünüz olmalıydı, “Yazmasaydım ölürdüm” diyen Sair Faik gibi mesela. Ancak bana öyle geliyor ki, şimdilerde bu “yazmak”ın dürtüsü çok da anlamlı değil artık. Kalem bol, kâğıt bol, matbaa bol. İsteyen istediğini yazıyor, basamasa bile internette yayınlıyor. İsviçre’de hiç cinayet işlenmiyor denilmesi üzerine André Gide’in “O yüzden orada edebiyat yok” dediği söylenir. Bizde cinayet de zulüm de maalesef bol bol olduğundan, derdimizi edebiyatla anlatmak da ciddi bir seçenek, bazen mecburiyet haline geliyor haliyle. Mesela Türkiye’de yazar sayısının düzenli okur sayısından fazla olma ihtimali var! Bu kötü bir şey mi? Valla edebi kaliteyi düşürdüğü, okurun nitelikli edebiyatla buluşmasını da zorlaştırdığı kesin. “Peki durum buyken sen niye yazıyorsun kardeşim” diye sorarsan, yazdıklarımın içimde durmasındansa dışımda durması daha az yoruyor beni. Bir sürü paydaş buluyorum dertlerime, düşüncelerime. Bu da şu hapishane hücresinde yürüttüğümüz zorlu mücadelede iyi geliyor bana. Büyük bir destek ve dayanışma hissediyorum bu şekilde. Ve elbette edebiyat benim mücadele hayatımın bir parçasıdır. Politik bir duruştur, en azından ben öyle bakıyorum. Böyle bakmayan edebiyatçılara da saygı duyuyorum tabii. Politik edebiyat has edebiyatı zehirliyor diyenlere ise asla katılmıyorum. Politik olmayan ne kaldı ki?
Şanışer (Müzisyen): Ben her geçen gün müziğin ve sanatın değiştirici gücüne olan inancımı yitiriyorum maalesef. Orada bulunduğunuz sürede pek çok sanat eseri verdiğinizi göz önünde bulundurarak size şunu sormak istedim: Sanat, sanatçıyı rahatlatmaktan, tedavi etmekten daha büyük bir amaca hizmet edebilir mi gerçekten?
Arkadaşlarınla birlikte yaptığın “Susamam”ı biz burada, kör bir hücrede televizyondan dinledik ve şarkının bizi iyileştirdiğini hissettik. Çok samimiyim, gerçekten öyle oldu. Çok moral bulduk. Böyle böyle ayakta kaldık burada. Direnişlerin, sanatın, edebiyatın, kalabalıkların dışarıdan gelen sesi sadece hapishanelere değil, açık bir cezaevine dönüşmüş ülkeye de iyi geliyor. Yapılan hiçbir güzel şey boşa gitmiyor, emin olabilirsin. Dewamke :)
İrfan Aktan (Gazeteci): “Gün Olur Devran Döner” öykünüzde karakolda işkenceyle öldürülüp “terörist” diye kayda geçirilen Devran Sürgücü’nün hikâyesini okuyoruz. Devran'ın ölüm tutanağına imza atan, işkenceyi örtbas eden savcı Salim Bey, olaydan yirmi beş sene sonra Devran'ın köyüne, babasına konuk oluyor. Devran’ın babası Hasan Sürgücü’nün oğullarının öldürülmesinde parmağı olan birini ağırlaması, ona beklenen tepkiyi göstermemesi, o anlamlı tepkisizlik, derin sessizlik bize ne anlatıyor? Siz Hasan Sürgücü olsaydınız, aynı şeyi yapar mıydınız?
Hasan Sürgücü olsaydım aynı şeyi yapar mıydım? Zor soru gerçekten. Hasan Sürgücü olmak kolay iş değil. Hasan Amca’nınki tepkisizlik değil aslında. Gelenekle yoğrulmuş sabrın ve erdemin büyük bir tepkisi diyebiliriz. Onunkisi, karşısındaki alçalmayı kendi ağırlığıyla ezmek. Henri Charrière’nin Kelebek romanındaki kahramanı Kelebek gibi, Hasan Amca da yılların verdiği olgunlukla intikam duygusunu erdeme dönüştürmeyi başarıyor. Az bir şey değil bu ve bence çok saygın bir tutum.
Uğur Gürses (Ekonomist): Ekonomik koşullar giderek kötüleşirken, salgınla beraber daha da ağırlaştı. Milyonlarca çalışan işini kaybederken, milyonlarcası da kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izin bağlantılı işsizlik ödeneği ile “işbaşında olmadan işi olarak”, ama işsizlik kıyısında durarak yaşamını idame ettiriyor. İktidar ise bu ekonomik sonuçları, siyasi kutuplaşmayı yükselterek, uluslararası ihtilafları derinleştirerek konsolide etmeye çalışıyor. 2019 seçimleri farklı kesimlerin uzlaşmasıyla bu girdaptan çıkış için büyük bir umut yarattı. Yazdığınız “güçlendirilmiş parlamenter sistem” önerisindeki temel unsurlar siyasetin “normalleşmesi” bağlamında ekonomik krizden çıkışın da temel reçetesi aynı zamanda. Bunun için farklı siyasi mahallelerin ittifakında yol haritasını nasıl öngörüyorsunuz?
Devletin ve toplumun demokratikleşmesi beraberinde ekonomik büyümeyi getirebilir, bu mümkündür. Ama mesela bizim savunduğumuz şey ekonomik büyüme değil, üretime dayalı kalkınmadır. Burada da marjlarımız var; üretim doğa katliamına yol açmayacak, emek sömürüsüne dayanmayacak, iş yaşamında cinsiyetçilik olmayacak, sosyal devlet azami düzeyde devreye girecek ve gelir-vergi adaleti sağlanacak. Dolayısıyla, demokrasi ittifakı eşittir demokratik ekonomi anlamına gelmiyor. Ancak ortak bir ekonomik programda, hiç değilse geçiş süreci için, anlaşabilmenin yollarını da bulmak zorundayız. Sonrasında da eğer demokratik siyaset imkânı tüm kesimler açısından adil bir ortama kavuşmuşsa elbette herkes kendi ekonomi programıyla bir sonraki seçime hazırlanacaktır.