Muhafazakarları neden ikna edemiyoruz?

Hırsızlıkların, yolsuzlukların, kibrin, şımarıklığın ve ekonomik krizin kol gezdiği bir dönemde bile, Erdoğan yüzde 52 oy alıyorsa, hatayı kendimizde aramamızın vakti geldi demektir.

OKTAN ERDİKMEN - İktisat fakültelerinin birinci sınıfında bir fıkra anlatılır.

Bir adam, Kapadokya’da balonla gezerken yolunu kaybetmiş. Balonun üzerinden aşağıda gördüğü kişiye seslenmiş: “Kardeşim biz neredeyiz?”. Aşağıdaki adam cevap vermiş: “Dünyadayız”. “Onu sormuyorum” demiş, “Sen neredesin, hangi bölgedesin?”. “Ben” demiş, “Karadayım. İç Anadolu Bölgesi’ndeyim”. Adam, “Kardeşim onu sormuyorum demiş, “Ben yolumu kaybettim, balonların kalktığı yere nasıl giderim”. Adam, “Sen havadasın” demiş. “Yine havadan aynı yolu geri git, bulursun”. Balondaki adam sinirlenerek “Kardeşim, sen iktisatçı mısın?” demiş, aşağıdaki “Evet, nereden anladın?” diye cevap vermiş.

Balondaki, “Söylediğin her şey doğru” demiş. “Ama hiçbir işe yaramıyor”. 

Bizim de seçim öncesi aktardığımız bilgilerin, iktisadi verilerin ve anket çalışmalarının hepsi doğruydu. Ancak hiçbiri bir işe yaramadı. Tahminlerimiz tutmadı.

Her defasında ‘Bu kadar da olmaz’ diyoruz ama oluyor. 

Bir tarafta, milyonluk Alman arabalarıyla gezen, saraylarda yaşayan, aile bireylerinin gemiciklerinin, Man Adası’ndan gönderilen milyon dolarların kaynağını izah edemeyen, lüks ve şatafatın simgesi haline gelmiş bir iktidar, diğer tarafta fındığı, çayı, pamuğu bahçesinde, tarlasında kalmış çiftçi. İthal edilen etlerle hayvanının değeri, yem parasını zor çıkaran hayvancı. Aldığı  maaş döviz karşısında 3 ayda yüzde 30 azalan memur. Vergisini, banka borcunu ödeyemeyen iş adamı. Asgari ücreti, yemek ve yol parasına bile yetişmeyen, kapısına haciz gelen işçi. Bunu bile bulamayan işsiz.

Bütün bunlara rağmen sola oy verilmemesinin en önemli nedeni olarak genellikle halkın cahil olması ve oyların çalınması gösteriliyor. Ancak durum bu kadar basit değil.

Elbette ki, insanların sahiplik hissi, medyanın baskı altında, siyasetçilerin önemli bir kısmının tutuklu olması, ülkenin parti devlet gibi yönetilmesi, hakimlerin, savcıların Ankara’dan gelecek bir telefon tehdidi altında karar vermeye çalışmaları, muhalefetin elini kolunu bağladı.

Ancak ekonomik kriz ve AKP’nin şımarıklığı, Erdoğan’dan il - ilçe yöneticilerine kadar AKP'lilerin çoğunun kapıldıkları kibir, lüks ve şatafat düşkünlüğü öyle bir noktadaydı ki, her şeye rağmen bizi anlamalarını beklerdik.

Kemalistlerin en büyük hatası, 90'larda iktidarda kimin olduğundan bağımsız olarak, kendilerini devletin sahibi sanmalarıydı. Birçok kişi, muhafazakarları kabul ediyor ancak kendileriyle denk görmüyordu.

CHP çoğu zaman ‘mış gibi’ yaparken, karşısında siyasal İslam’ın kitabını yazan çıkarcı bir yapı olduğunu fark etmedi. 

Oysa muhafazakarlardan oy alabilmek için, onlar gibi olmaya veya onlar gibiymiş gibi yapmaya gerek yoktu.

Toplumun tüm kesimlerini "amasız" şekilde oldukları gibi kabul etmek yeterliydi.

CHP’nin projeleri, planları, kadroları AKP’den bin kat daha iyi, çalışılmış ve gerçekçi olmasına rağmen oyları azaldı.

CHP’nin elinde süt ve biberon var. Ancak AKP muhafazakar yoksul insanlara daha sıcak geliyor. 

Harry Harlow'un 1958’de yaptığı deneyi izleyin. 

Biri kumaşa sarılı, tüylü maymun ve diğeri elinde biberon ve süt olan metal maymun arasında kalan gerçek yavrular, tüylü olanın kucağında duruyor ve sadece süt içmek için yan tarafa geçiyor.

Bu bir psikolojik sıcaklık, kendini rahat hissetmedir.

Bunu sağlamak için, muhafazakar olmaya, "mış gibi" yapmaya veya muhafazakarları aday göstermeye gerek yok. 

Bir anne evlatları arasında nasıl ayrım yapmıyorsa, CHP de yöneticileri ve seçmenleri arasında hiçbir ayrım yapmayacak bir kurumsal yapıya kavuşturulmalıdır.

Bunun sağlanabilmesi ve Türk solunun geniş kesimlere hitap edebilmesi için de, Muharrem İnce rüzgarı tarihi bir fırsattır.

 

Türkiye Haberleri