Almanya’da toplumsal birlikteliğin zayıfladığı yönündeki değerlendirmeler kamuoyunda daha sık dile getiriliyor. DAK-Gesundheit adına mart ayında Forsa tarafından gerçekleştirilen bir araştırma da bu algıyı ortaya koydu. Ankete katılanların yüzde 67’si Almanya’daki sosyal birlikteliği kötü veya çok kötü olarak nitelendirirken, yüzde 77’si son üç yılda toplumsal dayanışmanın belirgin biçimde zarar gördüğünü düşündüğünü ifade etti. Katılımcıların yüzde 86’sı hakaret ve saygısızlığın arttığını, yüzde 81’i ise daha fazla saldırganlık gözlemlediğini belirtti.
Söz konusu veriler yalnızca bir algıyı yansıtmıyor. Seçim sonuçları, kamuoyu araştırmaları ve sosyal bilim çalışmalarında da benzer eğilimlerin görüldüğüne dikkat çekiliyor. Tartışmanın merkezinde artık yalnızca farklı görüşlerin çatışması değil, birbirinden farklı yaşam gerçekliklerinin kendisini “normal” olarak tanımlaması yer alıyor.
Toplum ikiye değil çok sayıda parçaya ayrılıyor
Almanya’daki mevcut tablo uzun süredir “kutuplaşma” kavramıyla açıklansa da bazı araştırmacılar bunun yetersiz kaldığını savunuyor. Kutuplaşma; sağ-sol, kent-kır, genç-yaşlı veya Doğu-Batı gibi iki karşıt blok çağrışımı yapıyor. Ancak değerlendirmelere göre günümüzde yaşanan süreç bundan daha karmaşık.
Bu görüşe göre toplum iki büyük cepheye bölünmekten çok, birbirleriyle giderek daha az temas kuran çok sayıda küçük sosyal dünyaya ayrılıyor. Her grubun kendi hassasiyetleri, bilgi kaynakları, öncelikleri ve normal, adil ya da kabul edilemez olarak gördüğü konular bulunuyor.
Ortak çerçeve zayıfladığında sorun büyüyor
Araştırmalara göre bazı kesimlerde ayrımcılıkla mücadele temel öncelik olarak görülürken, başka gruplarda kontrol kaybı korkusu öne çıkıyor. Kimileri sosyal gerileme endişesi taşırken, bazı çevreler ulusal kimliğin korunmasına odaklanıyor. Bir başka kesim ise kamusal tartışmalardan uzaklaşıp özel yaşamına çekilmeyi tercih ediyor. Bazı grupların ise tüketim ve bireysel yaşam tarzını merkeze aldığı, bazılarında ise çalışma hayatına katılım veya ülkeye özgü gelenek ve kurallarla bağın zayıfladığı belirtiliyor.
Uzmanlara göre bu farklılıkların varlığı tek başına sorun değil. Hemen her sosyal çevrenin dayandığı gerçek deneyimler, meşru kaygılar veya anlaşılabilir çıkarlar bulunuyor. Ancak bu farklı dünyalar arasında bağ kurulamadığında, çözüm arayışına dayalı tartışmalar yerini “gerçeklik mücadelesine” bırakıyor.
Bu durumda karşı taraf yalnızca yanlış düşünen biri olarak görülmüyor; farklı bir düzenin temsilcisi olarak algılanıyor. Bunun da günlük yaşamda hissedilen gerginliği artırdığı ve birçok kişinin “Almanya’da artık normal olan nedir?” sorusunu sormasına yol açtığı ifade ediliyor.
Eski bağlar zayıfladı, yenileri oluşmakta zorlanıyor
Geçmişte siyasi partiler, kiliseler, dernekler, yerel sosyal çevreler ve ortak medya alanlarının insanları daha güçlü biçimde bir arada tuttuğu belirtiliyor. Bununla birlikte geçmişteki tüm toplumsal normların adil veya korunmaya değer olmadığı, bazılarının baskılayıcı özellikler taşıdığı da vurgulanıyor.
Yeni yaşam biçimlerinin, farklı rol modellerinin ve genişleyen özgürlük alanlarının açık toplumun doğal bir parçası olduğu ifade edilirken, asıl sorunun eski normlar ortadan kalkarken yenilerinin toplum genelinde ortak biçimde oluşturulamaması olduğu belirtiliyor. Normların yalnızca belirli çevreler tarafından belirlenip diğerlerine dayatılması durumunda ilerleme yerine sosyal çevreler arasında mücadele ortaya çıktığı kaydediliyor.
Sembol mücadeleleri öne çıkıyor
Uzmanlara göre karmaşık toplumların ayakta kalabilmesi için asgari düzeyde ortak değerler gerekiyor. İnsanların birbirini aşağılamaması, kuralların geçerli olması, kurumların temel düzeyde kabul görmesi ve çatışmaların mutlak bir savaşa dönüştürülmeden yürütülmesi bu ortak zeminin parçaları arasında gösteriliyor.
Bu ortak bağ zayıfladığında ise göç, iklim politikaları, vatandaşlık geliri, savaşlar, enerji politikaları, cinsiyet tartışmaları, din, ulus ve Avrupa gibi konular hızla sembolik mücadelelere dönüşüyor. Bir kesimin ahlaki sorumluluk olarak gördüğü konu, başka bir kesim tarafından dayatma olarak algılanabiliyor. Bir grubun gerçek kabul ettiği durum, diğer grup için propaganda anlamına gelebiliyor.
Yorumlara göre popülizmin yükselişi de yalnızca kendi başına açıklayıcı bir unsur değil. Popülist hareketlerin güç kazanmasının çoğu zaman, kendisini popülist olarak tanımlamayan kesimlerin başarısızlıklarıyla bağlantılı koşullar altında gerçekleştiği belirtiliyor.
Forsa araştırmasının sonuçlarının bir çöküşü kanıtlamadığı, ancak önemli bir uyarı sinyali olarak görülmesi gerektiği ifade ediliyor. Birçok kişinin saygısızlık, saldırganlık, bencillik veya hoşgörüsüzlük olarak tanımladığı durumun arkasında, ortak toplumsal normların aşınması ve yenilerinin yeterince ortak biçimde inşa edilememesi deneyiminin bulunduğu değerlendiriliyor.
Özgür toplumların çeşitliliği, bireyselleşmeyi ve fikir ayrılıklarını taşıyabileceği; ancak anlaşmazlıkları medeni sınırlar içinde tutan asgari ortak zeminin kaybına dayanamayacağı vurgulanıyor. Toplumsal dayanışmanın çoğu zaman büyük kırılmalarla değil, günlük yaşamda kullanılan dilde, insanlara bakışta ve küçümsemeye alışılmasıyla yavaş yavaş aşındığı belirtiliyor.