İşte Deniz Yücel'in Die Welt'te yayımlanan yazısı:
Bir gazeteci bir politikacıya bu şekilde seslenmemeli aslında. Ama benim gibi ‘Türkiye kökenli, Frankfurtlu bir Almancı’dan sizin gibi ‘Stuttgartlı bir Almancı’ya, yani nerdeyse bir hemşeriden ötekine sesleniyormuş gibi kabul edin: Teşekkür ederim Sayın Özdemir!
Başbakan Angela Merkel ile Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in itiraz etmesine rağmen, Alman meclisinin bu kararı alması için sarf ettiğiniz çabalardan ve bu tasarının Türkiye’deki iddiaların aksine, önyargıdan, küstahlıktan uzak olmasına sunduğunuz katkıdan dolayı size teşekkür ediyorum.
Çabalarınız bir kez daha gösterdi ki ne Türklerin tamamı soykırımı inkâr ediyor ne de -sayısız bilimsel araştırmaya rağmen- ‘Konuyu tarihçilere bırakalım’ tarzı kaçamak yanıtlara sığınıyor.
Bu çalışmalarınızdan dolayı maruz kaldığınız saldırı ve tehditleri görüyor, böyle bir riski göze aldığınız için ayrıca tebrik ediyorum.
Soykırımı kabullenmeyenler arasında ‘solcuların’ sayısı az değil
Başkaları adına konuşamam. Ama kendi adıma, pek çok Türk siyasetçinin, gazetecinin veya sivil toplum örgütü temsilcisinin, soykırım kararına tepki verirken, Almanya’da yaşayan 2,5 milyon Türkiye asıllı insan adına konuştukları iddiasına itirazım var. Hayır, onlar benim adıma konuşmuyor, pek çok başka insan adına da konuşmadıkları gibi.
Böyle düşünen bizler azınlık olabiliriz. Berlin sokaklarında gösteri yapmayıp sosyal medyada saçmasapan kampanyalar başlatmıyor olabiliriz. Ama bu bizim üç beş kişiden ibaret olduğumuz anlamına gelmez.
Görebildiğim kadarıyla, soykırım gerçeğini kabul eden insanların bir kısmı, günümüze kadar haksızlığa, hatta şiddete maruz kalan toplumsal kesimlerden gelmekte: Aleviler, Kürtler, eşcinseller… Alevilerin bazıları, “Ermenilere yardım eden birileri olduysa, onlar da yine Alevilerdi” diyor. Kürtler arasında ise zamanında pek çok Kürdün soykırıma suç ortağı olduğu biliniyor. ‘Türk-Sünni’ diye tanımlanan kesimde de resmi tarihi benimsemeyen insanların olduğu aşikâr.
Tüm bu insanların önemli bir kısmı kendini ortanın solunda diye tarif ediyor. Buna rağmen soykırımı kabullenmeyen insanların arasında da kendini solcu diye tanımlayanların sayısı da az değil.
Bu arada yurt dışında alınan böylesi kararların Türkiye toplumunun tarihiyle yüzleşmesine faydalı olup olmayacağı konusunda hemfikir olmayabiliriz. Türkiyeli Ermenilerin ve Süryanilerin bu konuda hemfikir olmadıkları gibi.
Kimse geldiği ailenin tarihinden ve bireysel sorumluktan –suç demiyorum– kaçamaz ve kaçmamalı. Örneğin ben, Kudüs’teki Yad Vaşem Müzesi’ni ziyaret ettiğimde Alman toplumunun her ferdinin Holokost için taşıdığı sorumluluğu kendi içimde hissettim.
Yahudi Soykırımı’ndaki imhanın benzeri yok
Ama emin olduğum bir şey vardı: Oradaki katillerin fotoğrafları arasında dedemin ya da bir akrabamın fotoğrafının olmadığını biliyordum. İmha dokümanları içinde de onların imzalarına rastlamayacağımdan emindim.
Duvarlarda soykırımın büyük fotoğraflarının asılı olduğu Ermeni mahallesinde ise aynı güvencem yoktu. Bildiğim tek şey, akrabalarımın soykırım esnasındaki yağmalamadan pay almadığı, zira onların yaşadıkları topraklar kısa süre önce Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopmuştu.
Ama Balkan Harbi’nden sonra Osmanlı ordusunda kalan, Birinci Dünya Savaşı’na katılan atalarımın bizzat soykırıma katılmadıklarından emin değilim, tam tersine.
Bunların hiçbiri Holokost ve Ermeni soykırımını aynı kefeye koyduğum anlamına gelmiyor. Yahudi Soykırımı’ndaki imhanın benzeri yok. Daha önemlisi: Holokost, ortada herhangi bir çatışma yokken, sadece bir ideolojik saplantı sebebiyle yapılmış bir soykırımdır.
Türkiye’de son günlerde iddia edilenin aksine, Alman toplumunun ezici çoğunluğu, kendi suçunu kabul etmektedir. Bu noktaya uzun ve acılı bir yüzleşme sonunda gelinebildi. Sadece sokakta, üniversitelerde, Meclis’te atılan adımlarla verilmedi bunun mücadelesi; 68 hareketiyle başladı. Evlatların kendi babalarına, annelerine “Sen o günlerde ne yapıyordun?” diye sormasıyla başladı. Israrla geçmişini sorgulamasıyla devam etti.
Benim ‘bohça’m Cem Özdemir’in taşıdığı ‘bohça’ya benziyor
Ankara ve İzmir’in merkezinde Talat Paşa bulvarları, Şişli’de anıtvari mezarı dururken, bugün Berlin’in merkezinde, ünlü Brandenburg Kapısı’nın hemen yanında büyük bir Holokost anıtı bulunmakta. Almanya’da Nazi dönemindeki rolü araştırılmamış kurum kalmamıştır. Ve milyarlarca mark tazminat ödenmiştir. Elbette bu sürecin eksikleri, yanlışları var ve bunlar tartışılabilir. Lâkin Almanya’da doğmuş, büyümüş biri olarak söyleyebileceğim, Ermeni soykırım tasarısından dolayı “Siz önce kedinize bakın”gibi laflar söylenmesinin cahillik olduğudur.
Herkes kendi ‘bohça’sını taşır. Ve benim ‘bohça’m, Cem Özdemir’in ‘bohça’sına, diğer Türkiye asıllı Alman milletvekillinin taşıdığı ‘bohça’ya benziyor. O milletvekillerine de teşekkür etmek isterim, tabii parti disiplinine uyarak değil, kararı doğru buldukları için oy verdilerse. Bu arada, Alman meclisinin toplam 11 Türkiye kökenli milletvekilli olduğunu Türk medyasından öğrendim. O vekilleri ‘hain’ ve ‘sözde’ kelimesinin gücüne duyduğu sarsılmaz inancıyla, ‘sözde Türk’ ilan eden medyadan…
Alman meclisi, bundan 20-30 sene önce böylesi bir karar almadı ve alamazdı. Sadece Almanya’nın Ermeni soykırımına suç ortaklığını vurgulaması açısından değil. Karar metninin basit suçlamalardan uzak durmaya özen gösteren dili o zaman mümkün değildi.
Sizi eleştireceğim günler yine gelecek
Bundan 20-30 sene önce akla gelmeyecek bir biçimde, Türkiye’ye yakınlığın ve dostluğun vurgusu yapılıyor 2 Haziran’da kabul edilen metinde.
Bu vurguyu da yine sizden daha iyi yapacak başka kimse olamazdı Sayın Özdemir. Almanya’daki Türkiyelilerin (nam-ı diğer Almancıların) hem Alman toplumuna ait olduklarını ve bir o kadar da Türkiye gerçeğinin parçası olduklarını göstermiş oldunuz. Ve eminim ki hakkınızda yürütülen linç kampanyası, sizin bu ülkeye ve insanlarına gösterdiğiniz vefayı sarsmayacaktır.
Sayın Özdemir, sizi şu veya bu konudaki tutumunuzdan dolayı eleştireceğim günler yine gelecek. Ama bugün o gün değil. Bugün, size başka bir şey demenin zamanı: Danke şön, Cem!