Almanya’da otizm spektrum bozukluğu tanısı alan kişi sayısı son yıllarda belirgin şekilde arttı. 2013’te nüfusun yaklaşık %0,4’ü bu tanıyı almışken, 2022 itibarıyla oran %0,8’e yükseldi.
Uzmanlara göre, ülkede bugün yaklaşık 800.000 otizmli birey yaşıyor.
Tanı artışının ardındaki nedenler
Artışın temelinde bir hastalık patlamasından ziyade, tanı kriterlerindeki değişim ve farkındalığın artması yatıyor.
Psikolog Kathrin Hippler’e göre otizme dair algı önemli ölçüde değişti:
Genişleyen tanı aralığı: Otizm artık katı ve belirgin semptomlarla tanımlanan bir durum olmaktan çıktı. DEHB gibi diğer nörogelişimsel bozukluklarla birlikte, çok daha geniş bir “nöroçeşitlilik” yelpazesinde ele alınıyor.
Maskelenme davranışlarının çözülmesi: Özellikle kız çocuklarında, topluma uyum sağlamak için otizm belirtilerini gizleme eğilimi çok yaygın. Bu durum, tanı almayı yıllarca geciktiriyor. Ancak son dönemde bu "maskelenmiş" belirtilere dair farkındalık arttı, böylece daha fazla kadına ve genç kıza tanı konulabiliyor.
Bu davranışların uzun vadede “otistik tükenmişlik”, depresyon ve psikolojik çöküşe yol açabileceği konusunda uyarı yapılıyor.
Otizme yeni bir bakış
Bugün otizm artık sadece bir “bozukluk” olarak görülmüyor. Nöroçeşitlilik yaklaşımı, otizmi beynin farklı çalışması, alternatif bir düşünme ve algılama biçimi olarak değerlendiriyor. Psikolog Kathrin Hippler, otizmli bireylerin daha iyi anlaşılabilmesi için “empati, merak ve karşılıklı anlayış” temelinde bir iletişim kurulması gerektiğini vurguluyor.
Otizmin nedenlerine dair basit açıklamalar yeterli değil. Hippler, otizmin ortaya çıkmasında birçok genetik ve biyolojik etkenin rol oynadığını, tek bir neden üzerinden yapılan yorumların gerçeği yansıtmadığını belirtiyor. Özellikle gebelikte alınan ilaçlar gibi faktörlerin doğrudan otizmle ilişkilendirilmesi bilimsel olarak tartışmalı.
ARTI49
FOTOĞRAF: Unsplash