• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • Berlin 20 °C
  • Frankfurt 24 °C
  • Paris 20 °C
  • Ankara 25 °C
  • İstanbul 29 °C
  • İzmir 31 °C
  • Stockholm 19 °C

Die Gaste: Türk okulu önerisi siyasi bir proje

Die Gaste: Türk okulu önerisi siyasi bir proje
Anadili, eğitim, kültür ve entegrasyon konularında Almanya’da yaşayan Türklerin bilgilendirilmesini amaçlayan Die Gaste, Almanya’da tertemiz Türkçeyle...
Anadili, eğitim, kültür ve entegrasyon konularında Almanya’da yaşayan Türklerin bilgilendirilmesini amaçlayan Die Gaste, Almanya’da tertemiz Türkçeyle okuyabileceğiniz ender yayınlardan biri. Adının yarı Almanca, yarı Türkçe olmasından da anlaşılacağı gibi, göçmen toplumunun sorunlarının ironik bir tercümanı. Almanya’da yaşayan Türk toplumunun dil ve eğitim sorunlarını konuştuğumuz Die Gaste Türk Okulu açılması önerisini, “Türkiyeli göçmenlerden çok kadrolaşma amacındaki cemaatlere fayda sağlayacak siyasi bir proje” olarak değerlendirdi. Die Gaste’nin hikâyesini anlatır mısınız? Gazetenin adı neden “Die Gaste”? “Die Gaste”, Duisburg-Essen Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü öğrencilerinin girişiminde Mayıs 2008 yılında yayın hayatına başlamıştır. Türkiyeli göçmenlerin toplumsal, ekonomik, kültürel vb. sorunlarının ele alınması, tartışılması ve çözüm yollarının irdelenmesi amacıyla bir platform oluşturmayı hedeflemiştir. Türkiye’den ve Almanya’dan özellikle eğitimbilim, dilbilim, toplumbilim ve politik bilimler alanından akademisyenler, gazeteci ve yazarlar, öğretmenler, edebiyat eleştirmenleri ve aydınlarımızın katkıları, bu platform aracılığıyla insanlarımıza kendi anadillerinde, Türkçe olarak sunulmaktadır. Die Gaste, özel olarak göçmenlerin dil ve eğitim sorunlarını ve bu sorunları etkileyen ya da belirleyen “göç ve göçmenlik” olgularının genel yönlerini ele almaktadır. “Die Gaste”nin adı, Türkiyeli göçmen toplumunun sorunlarının bir yansımasıdır. Almanca dilbilgisinde “Der, Die, Das” olmak üzere üç tanımlayıcı vardır. “Die” gazetenin Almanca karşılığı “Zeitung”un (Die Zeitung) tanımlayıcısıdır. “Gaste”, bilindiği gibi, Türkçede günlük konuşma dilinde “gazete”nin söyleniş biçimidir. Böylece yarı Almanca, yarı Türkçe bir ad taşımaktadır. Bu iki “yarım” sözcükle, Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenler, özellikle de göçmen çocukları, “iki yarım dillilik” denilen yarı Almanca, yarı Türkçe konuşmaları olgusuna bir gönderme yapılmaktadır. “Die” tanımlayıcısı Alman bayrağının renklerini taşımaktadır. Bu yolla, “Die Gaste” adındaki Almanca ile Türkçenin birbirinden görüntüsel olarak ayrılması amaçlanmıştır. Bu açıdan “Die Gaste” adı, yaşanılan olgulara karşı bir ironi oluşturur. Almanya'da Türk okulları açılması önerisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türk okulları uyum sürecine katkı sağlar mı? Türk okulları konusu ya da “Türk Liseleri” konusu Mart 2010 tarihinde Başbakan Merkel’in Türkiye gezisi sırasında Başbakan Erdoğan’ın “Die Zeit” dergisine verdiği demeçle bir kez daha gündeme geldi. Ancak ortada bir “Türk Okulu” ya da “Türk Lisesi” sözü dolaşıyor olsa da, bunun nasıl bir şey olduğuna ilişkin bir tanımlama ya da açıklama yapılmamıştır. Bilineceği gibi, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in yanıtı, “Almanca bilmek” koşuluyla olmuştur. Bu nedenle, bu “okul”un, Alman yasalarına göre, belli koşulları yerine getiren her kişinin açma hakkına sahip olduğu, ancak Alman eğitim mevzuatına uygun olması gereken “özel okul”dan başka bir şey değildir. Yani Alman yasalarına göre, Alman eğitim müfredatına uygun Almanca eğitim yapan, deyim yerindeyse “sahibi Türk” olan “özel okul” söz konusudur. Bu açıdan, bugün sayıları 16 olduğu söylenen Fethullah Gülen okullarından hiçbir farkı yoktur, çünkü bu okullarda eğitim dili Almancadır. “Sorun hem ekonomik hem pedagojik” İki başbakanın bu konuda “uzlaştıkları” söylemi, iki ülke arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkilerin doğrultusunda gerçekleştiği açıktır. O nedenle durumu doğru saptamak zorundayız. Eğer Almanca eğitim yapan bir “Türk Okulu” değil de, Türkçe eğitim yapan bir Türk Okulu söz konusuysa: Birincisi, elemeci Alman eğitim sisteminde lise düzeyine kadar yükselebilmiş Türkiyeli çocukların anadilli düzeylerinin -Türkçe- Türk lisesinde eğitimine devam edecek kadar yeterli olup olmayacağıdır. Somut durumu göz önüne alırsak bunun mümkün olmayacağını söyleyebiliriz. İkincisi, Türk liselerine geçiş yapacak göçmen çocuklarının zorunlu eğitim sürecinde ortaya çıkan finansman gereksinmelerinin Alman devleti tarafından karşılandığıdır. Bu anlamda sorunun diğer boyutu ekonomiktir. Üçüncüsü ise, bu önerinin ve tartışmaların gerçekte varlığını sürdüren temel sorunların üstünü örttüğüdür. Çocuk yuvalarında, anaokullarında pedagojik donanıma sahip olmayan, pekâlâ “sıradan” diyebileceğimiz bakıcıların gözetiminde Almanca öğrenmeleri, aynı zamanda anadillerini öğrenememeleri, günlük yaşamlarında Alman çocuklarıyla kurdukları ilişkilerden öğrendikleri Almancayla okula başladıklarında başarılı olamamaları sorunu; Türk lisesiyle çözmek pedagojik, sosyolojik ve ekonomik anlamda geçerli değildir. Kısaca, siyasi çıkarlar amacıyla sunulmuş bu önerinin Türkiyeli öğrencilerin sorunlarını çözümüne ilişkin hiçbir geçerliliği yoktur. “Türk Okulu çıkışı, sorunu siyasallaştırıyor” Bu durumda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Türk Okulu” çıkışı, Almanya’daki Türkiyelilerin eğitim sorununu, okul sorununu siyasallaştırmayı amaçladığını düşünmemek için bir neden bulunmamaktadır. Amaç, YÖK yasasında yapılan bir değişiklikle birlikte ele alındığında daha açık hale gelebilecektir. Ülkemizde gündemler sürekli ve hızlı olarak değiştiğinden ya da değiştirildiğinden, YÖK yasasında yapılan “bir değişiklik” de öylesine kamuoyuna yansımış ve ardından unutulmuştur. Bu yasa değişikliği, “yurtdışında lise dengi herhangi bir okulu bitirmiş olan Türk vatandaşlarının üniversitelere sınavsız girmesi” şeklindedir. Böylece Almanya’da lise bitirenlerin sınavsız olarak Türkiye’de üniversiteye gitmeleri yasal olarak olanaklı hale getirilmiştir. Ancak burada “küçük” bir sorun vardır: Almanya’da Almanca eğitim görerek liseyi bitiren Türkiyeliler Türkiye’de üniversiteye devam edebilmek için yeterli Türkçeye sahip değillerdir. Bu durumda, özellikle “Milli Görüş cemaatinin” çocuklarının sınavsız üniversiteye gidebilmelerinin önündeki tek engel Türkçe ve Türkçe bilgi eksikliğidir. İşte “Türk Okulu” ya da “Türk Lisesi” denilen şey, bir bakıma bu sınavsız geçişi sağlayabilecek Türkçe lise eğitiminin yapılmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Bu yapılabildiği takdirde, “Milli Görüş” kesiminden “Alman disipliniyle eğitilmiş” olanların sürekli “kadrolaştırılması sağlanabilecektir. Bu, bir siyasal amaçtır, dolayısıyla Almanya’daki Türkiyeli göçmen toplumunun dil ve eğitim sorunlarıyla hiçbir ilişkisi yoktur. “Anadili üzerinde yükselen Almanca öğrenimi projesi” Die Gaste ve Dil ve Eğitimi Desteklemek İçin İnisiyatifi olarak, Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmen çocuklarının dil ve eğitim sorunlarına yaklaşımımız, yeni kuşakların ne Almancayı, ne de Türkçeyi yeterli düzeyde bilmelerinden, yani “iki yarım dilli” olmalarından yola çıkmaktadır. Bu nedenle, bilinçli ve programlı anadili öğrenimini temel alan Almanca öğrenim programının uygulanması, anadili (Türkçe) üzerinde yükselen Almancanın öğretilmesi şeklindedir. Bunu “anadili üzerinde yükselen Almanca öğrenimi projesi” olarak tanımlıyoruz. Proje, Almanya’nın somut koşullarında Türkiyeli toplumun sınırlı Türkçe bilgisini de göz önüne alarak, 3-7 yaş grubu için, bir yandan doğru ve düzgün bir Türkçe öğrenimini sağlarken, aynı zamanda ve birlikte, ancak tedrici biçimde Almancanın doğru ve eğitim dili olarak öğrenilmesini sağlamayı hedeflemektedir. Böylece, 3 yaşından itibaren her çocuğun kendi aile ve çevre ortamında edindiği Türkçe bilgisi geliştirilecek ve buna paralel olarak Almanca öğrenmeleri sağlanacaktır. Bu çerçevede, 7 yaş üstü, yani okula giden çocuklar için Türkçe dersi, zorunlu bir ders olmanın ötesinde, Türkçenin geliştirilmesi ve eğitim dili olarak öğrenilmesini sağlayacak şekilde verilmesi amaçlanmaktadır. Bu, Almanya’da kullanıldığı anlamında kesinkes “iki dilli” eğitim değildir. Yani Almanca eğitim görürken, zorunlu ya da seçmeli ders olarak Türkçenin de verildiği bir eğitim biçimi değildir. Aynı şekilde, bu proje, ne “anadilde eğitim”dir, ne de “anadili eğitimi”dir. “Türkçe eğitim talebi, toplumu ayrıştırır” Almanya için Başbakan’ın söyledikleri, yani “Türk Okulu” sözleri, Türkiye’de sık sık “anadilde eğitim/anadili eğitimi” tartışmalarında bir sav olarak ileri sürülmektedir. Elbette “Türk Okulu” söylemindeki siyasal amaç bir yana bırakılırsa, Almanya’daki Milli Görüş cemaati kesinkes “anadilde eğitim”den söz etmez. Böyle bir talebin Alman anayasasına ve Alman kurulu sistemine aykırı olduğunu bilirler. Almanya’da “anadilde eğitim”, yani Türkçe eğitim istemek, yani okulun Türk Okulu haline dönüştürülmesini talep etmek, kesinkes ayrıştırıcıdır. Almanya’daki “konsensüs”, Alman anayasasının ve bu anayasaya dayalı Alman sisteminin tartışılmaz olduğudur. Bu açıdan, Almanya’da eğitim dilinin Almanca olduğu her türlü tartışmanın ötesindedir. Yani Türkiyeli göçmen toplumu, Almanya’da eğitim dilinin Almanca olduğunu kabul eder. Dolayısıyla sorun, bu eğitim dilinin doğru ve tam bilinmesi sorunu olarak konulur. Biz, kendi anadilini iyi bilen bir kişinin yabancı dili daha hızlı ve daha kolay öğrenebildiği saptamasından yola çıkıyoruz. Bu saptamamızda, “anadil eğitimi” gibi kalıp sözlerden de uzak duruyoruz. Yoksa herkesin anadilini öğrenme hakkı tartışılamaz. (Türkiye’de 12 Eylülde getirilen “dil yasağı”, özsel olarak bu hakkın açık ihlali olmuştur.) “Size anadilde eğitim veremedik, buyurun anadil eğitimi verelim” demek, bir zamanlar “pantolon uyduramadık, gömlek verelim” diyen reklamlardaki küçümsemeyle özdeştir. Önce herkes nerede ve hangi kurallarla (anayasal) yaşadığını bilmek ve karar vermek durumundadır. Almanya’da yaşamak durumunda olanlar için Alman anayasası ve bu anayasaya bağlı eğitim sistemi esastır. Bu eğitim sisteminin kendi içsel sorunları bir tarafa bırakıldığında, asıl sorun, bu sistemde başarılı olabilmek için gerekli ve yeterli koşul olan Almancanın öğrenilmesi ve bilinmesidir. Türkiye gibi, çok dilli toplumlarda belli bir “konsensüs” oluşmadan, sorunun bu biçimde konulması olanaklı değildir. Türkiye’den Almanya’ya ilk işçi göçünün başladığı dönemle bugünü karşılaştıracak olursanız, uyum sürecinin başarılı yönetildiğini söyleyebilir misiniz? Almanya’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonraki yeniden inşasında ucuz iş gücü olarak Türkiye’den talep edilen işçiler, 30 Ekim 1961 tarihli resmi anlaşmayla, ama tekil olarak farklı nedenlerle “el kapılarına” göç etmeye başladılar. İlk durak, zorunlu sağlık kontrolünden geçmekti. Amaç, seçilen işçilerin hastalık vb. nedenlerle sağlık sigortası ödemesi yapmaksızın çalıştırmaktı. Bu kontrolü geçen ve Almanya’ya gelen Türkiyeli göçmen işçilerin ortak özelliği de “vasıfsız” işçiler olmalarıydı. (İlk gelenler, şüphesiz “vasıflı” işçilerdi, ancak bu durum 1969’dan itibaren tümüyle ortadan kalkmıştır. Bu nedenle Türkiyeli işçilerin ortak özelliği “vasıfsız” işçi olmaktır.) En düşük ücretle çalışan, zor iş kollarında istihdam edilen ve Alman toplumuyla hiçbir şekilde iletişimi bulunamayan ve bulunması gerekli görülmediği için de “heim” adı verilen işçi barakalarında ya da binalarında yerli toplumdan yalıtık bir yaşam sürdürmek zorunda kaldılar. Yıllarca işçi heim’larında –bu yerler sanayi bölgesinde bulunmakta ve çevresinde Alman toplumunun sosyal ve ekonomik bakımdan alt katmanları oturmaktadır– yaşayan göçmenler sorunlarını kendileri çözmek durumunda kaldılar. Sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal ve eğitim sorunları Türkiye’ye geri dönmek mantığı içinde ele alındığından, Türkiyeli göçmenlerin somut olarak Almanya’da yerleşik hale gelmesiyle teoride var olan, fakat uygulamada farklılıklar görülen göçmen politikaları ve çözüm önerileri de geçersiz kılındı. Belirli dönemlerde göçmen işçilerin Türkiye’ye geri dönmelerini cazip göstermek için uygulamaya konulan “geri dönüş teşvik primleri”nden yararlanıp Türkiye’ye kesin dönüş yapan işçilerin büyük çoğunluğu sonraki yıllarda “mülteci” olarak tekrar Almanya’ya geldiler. Son olarak, iş gücü olarak artık yarar sağlanamayan Türkiyeli göçmenlerin ülkelerine geri gönderilmesi temelinde oluşturulan Alman göç ve entegrasyon politikası, “Türkiyeli göçmen işçilerin Almanya’dan tasfiyesi” çerçevesinde yürütülmeye çalışılmaktadır. Demokratik hak ve özgürlükler ülkesi olarak bilinen Almanya’nın, göçmenleri bu haklarından mahrum bırakarak ve bunu yine demokratik hak ve özgürlükler çerçevesinde yapabilme girişimleri, “Alman hukuku ve göçmen yasaları kötüye kullanıldığı takdirde” önce sınırlama getirilmesi ve zamanla bu hakların tamamen ortadan kaldırılması şeklinde sürdürülmeye çalışılmaktadır. Alman kamu yetkililerinin entegrasyona bakış açısı hukuksal anlamda böyle biçimlenirken, aynı temelden beslenen egemen görüş, göçmenlerin, özellikle de Türkiyeli göçmenlerin yeterince Almanca bilmedikleri, öğrenmek için çaba göstermedikleri ve her şeye rağmen entegre olmamaları şeklinde kamuoyuna sunulmaktadır. Entegrasyon konusunda temel sorun “dil sorunu” olarak sunulmaktadır. Bu egemen görüşün, yabancıların/göçmenlerin Almancayı nasıl öğreneceklerine dair düşüncesi, göçmenlerin evlerinde, aile ilişkilerinde ve hatta rüyalarında bile Almanca konuşmaları şeklinde ifade edilirken, rüyalarında Almanca konuşan göçmenler haline dönüştüklerinde ise Almanca öğrenmiş ve Alman toplumuna entegre olmuş sayılacakları iddia edilmektedir. Göçmenler bu düşünce temelinde yıllardır entegre edilmeye çalışılmış, ama başarısız olunmuştur. İş gücü göçünün başladığı yıllardan günümüze gelinen süreçte entegrasyon konusunda atılan adımlar tekil olarak ele alınmış ve ekonomik kriz dönemleri dışında gündeme getirilmemiştir. Göçmen sorunu toplumsal bir sorundur. Toplumsal, ekonomik, kültürel vb. özellikler ve farklılıklar göz önünde bulundurularak bütünsel bir şekilde ele alınmak zorundadır. Entegrasyon, “bütünleşme” olarak sadece birilerinin bir başka şeye “uymaları” demek değildir. Entegrasyon birden çok şeyin birbirleriye bütünleşmesi, tümleşmesi, kaynaşmasıdır. Doğal olarak böyle bir bütünleşme iki yönlüdür. Burada entegre olması istenen ve isteyen biçiminde bir ayrım yapılamaz. Her iki tarafın da istemsel olarak, kendi özgür iradesiyle, diğeriyle birleşerek bir bütünlük oluşturması söz konusudur. Türkiye Devleti’nin bu süreçte nasıl bir sorumluluğu var? İş gücü talep eden Almanya’yla Türkiye Devleti birden çok “Türkiye İş Gücü Anlaşmaları ve Sosyal Güvenlik Sözleşmesi” yapmıştır. Bu anlaşmalara bakıldığında, çoğunluk maddelerin iş gücü talep eden ülkelerin lehine olduğunu gözlemleriz. Batı Avrupa ülkelerine çalıştırılmak üzere getirilmiş işçilerin hastalık, iş kazası, meslek hastalıkları vb. gibi sosyal yardım haklarından yararlanması söz konusu olduğunda Türkiye’ye geri dönüşleri diplomatik yollardan sağlanacağı anlaşmalarda yer almıştır. Bunun yanı sıra, sermayenin kriz dönemlerine işsiz kalan Türkiyeli göçmen işçilerin ülkelerine geri dönüşleri, diğer bir ifadeyle Batı Avrupa sermayesine sıfır maliyetle istihdam eden işçilerin ülkelerine gönderilmeleri ikili anlaşmalar ve sözleşmelerle güvence altına alınmıştır. Türkiyeli işçilerin bu durum karşısında yapabilecekleri fazlaca bir şey yoktu. Sanayinin gelişmemiş olması, sendikal mücadelede örgütlenme anlayışının eksikliği, istihdam ettikleri ülkedeki ücretlerin Türkiye’ye kıyasla yüksek görülmesi, dil bilmediklerinden Alman işçilerle olan iletişim eksikliği bir yandan yerli sendikal mücadeleyi yavaşlatırken, diğer yandan işsizlik sorununu ve soruna karşı tepkiyi sınırlandırmakta ve iç talebin belli ölçülerde –yedek işçi ordusu– tutulmasını olanaklı kılmaktadır. Görüldüğü üzere, ucuz iş gücü, diğer bir ifadeyle az gelişmiş ülkelerin halkı, “emniyet supabı” görevini isteseler de istemeseler de yerine getirmek zorundadırlar. 20 Temmuz 1972 tarihinde 500 bininci işçinin Almanya’ya gidişi törenlerle kutlanması bir ülkenin uluslararası arenadaki siyasal gücünün bir örneği sayılabilir. Batı Avrupa ülkeleri açısından göçmen işçiler bu işlevi yerine getirmektedir. İşin diğer yanı Türkiye’dir. Bilindiği gibi göçmen işçilerin Almanya’ya gitmelerindeki temel amaç para biriktirmek ve Türkiye’ye geri döndüğünde “zengin” olarak toprak sahibi ya da kendi işine sahip biri olmaktır. Bir bakıma “Alamanya” sınıf atlamanın bir aracı olarak ortaya çıkmıştır. Kalıcı hale gelmeleri nedeniyle emeklilik yaşını beklemeleri, kendi işinde çalışma istemini ortadan kaldırırken, para biriktirmecilik amacı halen etkin bir şekilde devam etmektedir. Göçmen işçilerin tasarrufları Türkiye için önemli bir kaynağı oluşturmaktadır. 1964 yılında başlayan, 1970’lerde en üst seviyeye ulaşan ve 2000’lere kadar süren bu kaynak sayesinde Türkiye, uzun yıllar dış ticaret açığının ortalama %50’sini karşılamıştır. Daha çarpıcı olanı ise, yurt dışındaki işçilerin Merkez Bankası’ndaki paralarının, 2004 yılına kadar Merkez Bankası rezervlerinin yarısını oluşturmayı sürdürmesidir. Fakat Türkiye’nin ithalat yaptığı ülkelere baktığımızda yeni adıyla Avrupa Birliği ülkeleri olduğu ortaya çıkar. Bu ülkelerde çalışan yabancı nüfusun %83,3’ünü Türkiyeli işçilerin oluşturduğu da diğer bir gerçektir. Bu saptamalardan yola çıkarak, Avrupa ülkelerinde çalışan işçilerimizin tasarrufları Türkiye’nin ekonomisine uzun yıllar etkin bir biçimde katkı sağlarken, bu katkı ithalat yoluyla ucuz iş gücü talep eden ülkeler ekonomisine geri dönmekte ve bu ülkelerin pazar sorunlarına yönelik çözüm arayışlarına katkıda bulunmaktadır. Türkiyeli göçmen işçiler ekonomik boyutta işlevlerini bu şekilde yerine getirirken, göç olgusunun yarattığı birçok sorunla karşı karşıya kalmışlardır. Yurt dışında yaşayan Türkiyelilerin başat sorunu eğitimdir. Eğitim sorununa Türkiye’nin yaklaşımı, ülkedeki uygulanan eğitim politikalarının aynen yurt dışında da uygulamaya çalışılması, diğer bir ifadeyle, eğitim imkânlarının ve personelin yetersizliği, müfredattaki yeni düzenlemelerle perspektifin çarpıtılması ve olgunlaşmanın engellenmesi, eğitim kurumlarının siyasal amaç ve çıkarlara göre kullanılması vb.dir. O nedenle, entegrasyon sürecinde en önemli etken olan dil sorununun çözümüne yönelik atılacak olan adımlar olduğunu ve bunun da Türk Liseleri açmakla ya da Alman eğitim sisteminde Türkçenin yabancı dil olarak okutulmasıyla, çok dillilik veya iki dillilik teşvikleriyle kısa ve uzun vadede çözüme varılamayacağı açıktır. Türkiye’nin yurt dışındaki insanlarına karşı tutumu ve sorumluluğu, sorunlara geçici, öteleyici çözümler bulmak olmamalıdır. Sorunlar bilimsel etmenler doğrultusunda saptanmalı ve çözümler üretilmelidir. Bu süreçte Türkiyeli göçmelerin etkin olarak katılımları sağlanmalıdır. Daha tam bir şey söylemek gerekirse, Türkiye’nin kesinkes yabancı ülkelerdeki Türkiyeli işçiler politikası yoktur. Almanya’da cemaatlerin bu denli etkin olmasının sebebi nedir? Türk okulları açılması sürecinde cemaatlerin ve diğer siyasi yapılanmaların rolü ne şekilde değerlendirilebilir? 1960’lı yılların ortalarından günümüze kadar gelen süreçte aralarında İslam Kültür Merkezi Birliği –daha sonra federasyona dönüşmüştür–, Nur Cemaati, İslam Toplumu Milli Görüş (IGMG), Avrupa Türk İslam Kültür Dernekleri Birliği, İslam Cemaatleri ve Cemiyetleri Birliği (İCCB) gibi dine dayalı faaliyet gösteren birçok cemaat, cemiyet, dernek kurulmuştur. Hepsinin ortak amacı, kendi içlerinde ayrıksı düşüncelere sahip olmaları ve ulaşmak istedikleri noktada biçimsel olarak farklı görünse de, Almanya’da yaşayan Türkiyelilerin dini arzularına hizmet vermek adı altında; Türkiye’de laik, demokratik, çağdaş hukuk düzenine karşı şeriat düzenini getirmektir. Almanya’daki faaliyetleri bu doğrultuda gerçekleşmektedir. Bunlar için Türkiyeli göçmenlerin ulusal özellikleri önemli değildir. Önemli olan “Müslüman” olmalarıdır. Bu şeriatçı örgütlenmenin Almanya’da etkin olmasının temel nedenlerinden biri, Türkiyelilerin Alman toplumu tarafından dışlanmaları, ayrımcılığa uğramaları ve kendi sorunlarını kendi içlerinde ve kendileri çözmek zorunda bırakılmalarıdır. En basit ve ilk sorunlardan birisi olan yaşamını yitiren Türkiyeli işçilerin cenazelerinin Türkiye’ye gönderilmesi “sorunu”, daha ilk andan itibaren Türkiyeli işçilerin kendi kendilerine çözmeleri gereken bir sorun olarak ortada bırakılmıştır. Bir düşünün. En yakınını, belki en çok sevdiği kişiyi yitirmiş insanlar, dil ve iz bilmedikleri bir ülkede cenazeleriyle yapayalnızdırlar. Bunlara “yardım elini uzatanlar”, böylesi kara günde el uzatanlar, kaçınılmaz olarak her zaman “takdir” edilirler. Bir diğeri ise, yiyecek sorunudur. Kendilerinin alıştıkları ve kültürlerinin bir parçası olan yiyecekleri Almanya’da bulamamaktadırlar. Alman “hiper” marketleri (ki bugün hemen hemen tamamı Türkiye’de faaliyet göstermektedir, örneğin Real, Metro) bu konuyla hiç ilgilenmemişlerdir. Öte yandan iş günü sonunda bir araya gelebilecekleri mekânları da yoktur. İşte burada bir çeşit bakkallık ile cami-kahve kendiliğinden bir varlık olarak ortaya çıkmıştır. Sanki tarihin beş yüz yıl öncesinde dönülmüşçesine, “uygarlık”, cami-medreselerin çevresinde gelişmeye başlamıştır. Bugün İran’da çok tipik olarak görülen pazar ve pazar esnafının tarihsel gelişimi de böyledir. Almanya’da bu süreç nasıl işledi? Önce camiler kuruldu. Dil bilen birkaç kişi ile diplomatik misyon, onların camiye sahip olmalarını sağladı. Ardından cami külliyesi içinde (bugün artık buna “shop center” diyoruz.) bakkal ve kahvehane oluşturuldu. Hem birbirleriyle söyleştiler, hem kendi yiyeceklerini temin edebildiler. Bu gelişimde Türkiye’nin Diyanet İşleri’nin, dolayısıyla konsolosluğun din ataşelerinin birincil dereceden rolü vardır. Bugün yurt dışında en örgütlü iki cemaatten birisi, resmi söylemle “Almanya’nın en büyük sivil toplum kuruluşu” olan DİTİB’tir (Diyanet İşleri Türk İslam Birliği). Diğeri Milli Görüş. Bu da, cemaatlerin gelişiminde devletin, Türkiye devletinin ne kadar belirleyici ve etkin olduğunu gösterir. Yine bu, Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığının anlam ve önemini de gösterir. “Cemaatler örgütlü şekilde insanları dolandırıyor” Buna rağmen, ne denli cemaatler Almanya’daki Türkiyeliler arasında “örgütlü” olurlarsa olsun, Türkiyelilerin çoğunluğu için laiklik yaşamın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Ancak, parasal kaynağa da sahip olan cemaatler örgütlüdürler. Laik yaşamı benimseyenler örgütsüzdürler ve mali olanakları yoktur. Dolayısıyla örgütlü olanlar, hem çok iş yapabilmekteler, hem de seslerini çok çıkartabilmektedirler. Bu cemaatler, kurban kesimlerinden fitre, zekâtlara kadar pek çok parasal kaynağa sahipler. Yine Kombasan, Yimpaş, Deniz Feneri örneklerinde olduğu gibi, İslami holdinglerin milyarlarca Euro parayı toplamalarını ve dolandırmalarını sağlayan bu cemaatlerdir. Dün cenaze işleri, kahvehane, bakkal gibi “hizmetler” sunan bu cemaatler, bugün bu hizmetleri sunmaktan büyük ölçüde çıkmıştır. Cenaze işlerini yapan Türk ve Alman şirketler ortaya çıkmıştır; “Türk bakkalları” artık marketleşmiş, yer yer süpermarket boyutuna ulaşmıştır. Cemaat ve cemaatin şirketleri, daha çok “tedarikçi” olarak çalışmaktadırlar. Bugün için bu ticaret alanında etkin olsalar da, giderek kapitalize ilişkiler içinde dönüşerek tasfiye olmaktadırlar. (Genel kural olarak gelişen kapitalist ilişkiler feodal ya da yarı-feodal ilişkileri tasfiye eder. İlginç olan, aynı gelişim sürecinde “ilticacı” olarak 80’lerin sonunda Almanya’ya gelmiş olan Kürtlerin giderek “Türk” pazar ilişkileri içinde “Türkleşmeleri”dir, artan oranda kendi aralarında bile Türkçe konuşmaktadırlar. Her ne kadar bu Türkçe, Almanya’daki “Türk” gençlerinin iki yarım dilliliklerine benziyorsa da.) Bugün yurt dışında Türkiye’de seçmen olarak kayıtlı 2 milyon 550 bin insan vardır. 12 Eylül referandumunda bunların 196 bini oy (%7) kullanmıştır. Bunların %60’ı evet, %40’ı hayır oyu vermiştir. Cemaatin seçimlere örgütlü olarak katıldıkları -Fethullah Gülen’in “mezardakiler bile oy kullanmalı” dediğini anımsayalım- düşünülürse, Almanya’daki Türkiyeli toplumun ne denli cemaatçi olduğu da daha açık anlaşılabilir. Ama aynı zamanda ötekilerin ne denli önemli bir potansiyel olduğu da görülebilir. “Alman siyasetçiler cemaatlerden değil, ulusal azınlıktan korkuyor” Cemaatlerin bugün Türkiye’de kendilerinin iktidar olduklarını düşünmeleri, etkinliklerini artırıyor. Bu büyük bir “moral” etmendir. Bu “moral”le daha girişken olabilmektedirler. Ama Almanya’nın toplumsal ve siyasal yapısı öylesine sert niteliktedir ki, devlet tarafından desteklenmedikleri sürece kendi başlarına sadece cami cemaatinin ötesine geçemezler. Bir bakıma, Almanya’daki Türkiyeli göçmen toplumu içinde ikinci bir paralel toplum oluşturmuşlardır ve giderek bir bölümü ticaret yoluyla ana topluluğa yönelirken, diğer bölümü kendi içinde “devridaim” yapar hale gelmiştir. Ancak AKP iktidarıyla ortaya çıkan “moral”, özellikle kadınlar arasında türbanlıların etkin olmasını ve ortalıkta daha rahat dolaşır hale gelmesini sağlamıştır. Bu öylesine bir moral etmendir ki, İsviçre gibi bir ülkede bu insanlar türbanlarıyla, elbiseleriyle kamuya açık alanlarda havuza girebilmektedirler. Ve bu da yakın zamanda cami minarelerine ilişkin referandum yapılmış ve hayır oyu çıkarak minare yapımı yasaklanan İsviçre’de siyasi malzeme olarak kullanılmaktadır. Bugün Türkiyeli göçmen toplumu ulusal bir kökene sahip topluluk yerine, “dinsel bir cemaat” olarak tanımlanmaya çalışılmaktadır. Alman kamu yöneticileri ve siyasetçileri açısından en büyük korku cemaatler değil, Türkiyeli göçmen toplumunun “ulusal azınlık” haline dönüşmesidir. Şüphesiz iş gücü göçünün böylesi bir “ulusal azınlık” haline dönüşmesi yapay bir durumdur. Aşırı dışlama, aşırı gettolaştırma gibi durumların zorlaması olmaksızın böylesine bir yapay “ulusal azınlık” haline dönüştürülmeleri olanaksızdır. Bugüne kadar gerek İslamcıların, gerek milliyetçilerin Türklüğe yaptıkları tüm vurgulara, “gâvura” karşı geliştirdikleri tüm söylemlere rağmen bu sağlanamamıştır. Her ne kadar yurt dışında yaşayan herkesin bir sıla özlemi doğal bir “milliyetçilik” duygusu oluştursa da, Türkiyeliler arasında egemen olan “yurtseverliktir”. İşte bu topluluk dini cemaat olarak resmen tanınarak, “ulusal azınlık hakları” talebinin önü kesilmek istenmektedir. Bir bakıma, Müslümanlar “dinsel azınlık” olarak tanınarak, (ulusal-kültürel özerklik tehlikesine karşı ki bu yapay bir “tehlike”dir) “dinsel özerklik” verilmek istenmektedir. Belki bu eğilim, cemaatlerin bugünkü etkinliğine göre çok daha büyük olumsuz sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi’nin sonuçları ortadadır. “Yabancı dil uluslararası düzeyde bir konu” Türkiye’deki birçok üniversitede yabancı dilde (İngilizce) eğitim veriliyor. Yabancı dilde eğitim ve dilin siyasallaşması konusunda ne düşünüyorsunuz? Yukarda ifade etmeye çalıştık. Türkiyeli göçmen toplumunun dil sorunu “yabancı dil” sorunu değildir. Bugün Alman okullarında üç yabancı dil zorunlu derstir. İngilizce birinci yabancı dil olarak ilkokul 3. sınıftan itibaren öğretilmektedir. Diğer iki yabancı dil (Fransızca, İspanyolca, İtalyanca vb.) ortaokul ve lise döneminde zorunlu dersler arasındadır. Yabancı dil, her şeyden önce toplumsal ilişkilerin dili olmadığı için, son olarak uluslararası ilişkiler düzeyinde bir konudur. Elbette Almanya gibi bir gelişmiş sanayi ülkesinin uluslararası ilişkileri ile “bağımlı” bir ülkenin ilişkisi bir ve aynı değildir. Birincisi “emperyal” amaçlarla yabancı dile yaklaşır. İkincisi ise, bu “emperyal” amaçların bir uzantısı olarak yabancı dili öğrenir. Her ne kadar İngiliz “emperyal” sistemi, aristokrat bir kendini beğenmişlikle yabancı dil öğrenimini küçümsemiş ve her durumda kendi dilini dayatmışsa da, bugün bu türden İngiliz emperyal düzeni mevcut değildir. Bu nedenle, “emperyal” ülkeler, her durumda gerek kendi insanlarının, gerekse “bağımlı” ülke insanlarının eğitim görmüş kesimlerinin yabancı dilleri öğrenmesini teşvik etmektedir. Bu yolla onlara daha iyi nüfuz edebileceklerini, daha iyi yönetebileceklerini düşünmektedirler. Türkiye’de ODTÜ tipik bir örnektir. Kuruluş amacı açıktır. Ama amaç ne denli açıksa da, sonuç o denli istenilen biçimde olmamıştır. Yabancı dile ve yabancı dil bilen insana gereksinim neden bu kadar arttı? 1980 sonrasında “emperyal” ülkelerde şiddetlenen ve özellikle de orta sanayi ürünleri için ortaya çıkan pazar sorunu, kaçınılmaz olarak ticareti, dünya ticaretini alabildiğine öne çıkarmıştır. Geçmiş dönemdeki üretime dayalı ilişkiler, neredeyse tümüyle ticarete dönüşmüştür. Artık “emperyal” ülkelerin sadece tekelci sermayesi değil, aynı zamanda orta ve hatta yer yer küçük sermayesi de doğrudan dünya ticaret alanında boy göstermeye başlamıştır. Bu da, kaçınılmaz olarak, eski dönemden çok daha fazla “yabancı dil” bilen insana gereksinme yaratmıştır. 1990’ların başlarındaki Türkiye göz önüne alınırsa, yabancı dil bilenlerin nasıl avantajlı konumda oldukları görülecektir. Özellikle turizm sektöründe yabancı dil önemli bir gelir ve kâr kaynağı haline gelmiştir. Ancak yeterli sayıda yabancı dil bilen olmaması, yabancı dil öğrenimini tetiklemiştir. Plansız ve amaçsız biçimde yabancı dilde, özellikle de İngilizce eğitim yapan ilk ve ortaokullar ortaya çıkmıştır. Her ne kadar daha sonra bunlara sınırlama getirilmişse de, 2000’li yıllara kadar, on yıl boyunca İngilizce eğitim “in” olmuştur. “Yabancı dil sınıf atlama aracı değildir” Öte yandan “emperyal” ülkelerin 1993, 1997, 2000, 2004 ve nihayetinde 2008 krizleri metropollerde yeni bir tekelleşme dönemi başlatmıştır. 1980’lerin orta sermayesinin bir bölümü tasfiye olmuş, yeni tekeller oluşmuştur. Böylece orta ve yer yer küçük “metropol” sermayesinin mal ticareti nedeniyle yabancı dil bilen “yerli insan” gereksinimi azalmıştır. Bugün yabancı dil tek başına bir “kazanç” ya da sınıf atlama aracı değildir. Türkiye’de yabancı dilde eğitimdeki “atılım”, tümüyle dünya konjonktürüne bağlı geliştiğinden, ters yöndeki konjonktürle birlikte işlevsiz kalmıştır. Artık sadece eski inançlar ve söylemlerle yabancı dilin “önemli” olduğu düşünülmeye çalışılmakta ve çocuklar yabancı dil öğrenmeye itelenmektedir. Yabancı dilde eğitim, yabancı bir sermayenin gereksindiği personeli sağlamayı amaçlar. Böyle bir sermaye, böylesi bir talebe sahip olmadığı sürece, yabancı dil eğitimi için harcanan kaynaklar boşa tüketilmiş demektir. Bugün Türkiye, “emperyal” ülkelerin deney alanı durumundadır. Her yeni teknoloji, en uç örnekleriyle ve en uç reklamlarıyla pazarlanmaktadır. Markası “Kinder” olan bir çikolatamsı bir şey, “Kinder çaklıt” olarak pazarlanmaktadır. Okullara yüz binlerce dizüstü bilgisayar verilmesi planlanmaktadır. Daha dün masaüstü bilgisayarlar verilmişken ve henüz işlevlerini ve ekonomik ömürlerini tamamlamamışken, dizüstüne geçiş, açıktır ki birilerinin elindeki malları pazarlamaktan ibarettir. Ve bu iş için kamu kaynakları kullanılmaktadır. Ama bizde bir “modernite” anlayışı yerleştirilmiştir. Özellikle 12 Eylül sonrasında, Özal döneminde yerleştirilen bu modernite, solun “çağdaş uygarlık” saplantısıyla bütünleşmiştir. Böylece en “ileri” teknolojiyi kullanmak, en “uçuk” şeyleri kullanmak “modernlik” olarak algılanmıştır. Gecekondulardan, birden bire TOKİ binalarına geçilmiştir. Eski dönemde üniversite bitirmek başlı başına bir sınıf atlamakken, bugün sokakta işsiz dolaşmak anlamına gelmiştir. “ön lisans” gibi süslü sözlerle, ama lise 1. sınıf bilgisiyle insanlar üniversitelere doldurulmuştur. Bunlar “sanayinin gereksindiği ara eleman” temin edeceği varsayılmış, ya da böyle sunulmuştur. Sonuç ortadadır. Yabancı dil, bireyin anadili kadar kolaylıkla kullanabildiği bir dil olmadıkça, sadece ticarette aracı işlevi görmekten öteye geçemez. “Yabancı dil öğrenimi yaşam sorunu olarak algılandı” Bizim ülkemiz “hoş”tur. 2004’e kadar herkes, nüfusun çoğunluğu “AB pasaportunu” cebine koyma hayallerine kapılmıştı. Yabancı dil (elbette İngilizce) öğrenimi bu açıdan bir çeşit “yaşam” sorunu olarak algılandı. Herkes çocuklarının İngilizce öğrenmesi için varlarını yoklarını ortaya koydu. Ama “hoş”luk şurada ki, girileceği varsayılan AB’de egemen tek bir dil olmadığı gibi, istihdam açısından İngilizce üçüncü, hatta dördüncü sıradadır. AB’de İngilizce bilerek, İngiltere dışındaki herhangi bir ülkede (ki AB’nin “lokomotif” ülkeleri olan Fransa ve Almanya’da) iş bulabilmek, toplumsal yaşamı sürdürebilmek olanaksızdır. Bu gerçek gizlenmiştir. AB’ye girince, “AB pasaportu” alınınca, İngilizce de bilindiğinden Almanya ve Fransa’da hemen iş bulunabileceği, yaşanılabileceği hayal edilmiştir. Almanya’da Almanca bilmeden iş bulmak da, yaşamı sürdürmek de olanaksızdır. Zaten böyle olmasa Almanya’daki Türkiyeli göçmen toplumunun Almanca öğrenme diye bir sorunları olmazdı. Eğer sorun, çalışılacak ve yaşanılacak ülkenin dilini bilmekse, o zaman hedef ülkeye göre dil öğrenilmesi gerekirdi. Bu da, pratikte önceden, çocukluk yıllarından belirlenebilir bir şey değildir. Yabancı dil eğitimine bu kadar kaynak ve zaman harcayan bir ülke olarak neden yabancı dili öğretemiyoruz? Hata nerede? Yabancı dil eğitimi, ülkenin kendi makro planlamasına göre yapılması gereken bir eğitimdir ve bu makro planlamaya göre bu eğitim için kaynak ayrılır. İş konjonktürüne göre yapılacak bir yabancı dil eğitimi ise, bu konjonktürün süresiyle sınırlıdır. Genel olarak 4-7 yıl olabilen bu konjonktüre bakarak ilkokuldan itibaren yabancı dil eğitimi planlamak anlamsızdır. Bu konuda özel üniversitelerin akla gelmedik bölümler açmaları ve birkaç yıl sonra bu bölümlere öğrenci alımını durdurmaları örnek olarak gösterilebilir. O beylik sözle, “bir dil bir insan, iki dil iki insan” imanı safsatadan ibarettir. Yabancı dil, özel olarak İngilizce, pek çok bilgiye ulaşmakta kullanılabilecek bir araç olarak düşünülmelidir. Ama bir bilgiye ulaşmak için, her şeyden önce bunun ön gerektirdiği bilgiye sahip olunması gerekir. Aksi halde dil, sahip olunmayan şeylere sahip olmak için yapılan bir “dalaverecilik” aracı olmaktan öteye geçemez. Bir başka önemli nokta, anadilini iyi bilmeyen birisinin yabancı dile egemen olamayacağıdır. “Almanya’da pırıl pırıl bir gençlik yok” Almanya’da yaşayan Türk kökenli gençlerin birçoğu Almancayı Türkçeden daha akıcı konuşuyor. Türk gençlerinin ana dili Türkçe mi, yoksa Almanca mı? Bir başka deyişle, Türkçe mi yoksa Almanca mı “yabancı”? Her şeyden önce bu soruda bir düzeltme yaparak başlamak gerekiyor. “Türk kökenli gençlerin birçoğu Almancayı Türkçeden daha akıcı konuşuyor” sözü doğru değildir. Eğer çarpık ve yarım-dilli Türkçe ile aynı biçimde yarım-dilli Almancanın “akıcılığı” kıyaslanacaksa; Türkçenin kırsal lehçeyle, Almancanın sokak diliyle konuşulduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Almancayı Türkçeden daha akıcı konuştukları, bir efsaneden ibarettir. Çok iyi eğitim görmüş ve eğitimli bir ailenin çocuğunun Almanca konuşması elbette “akıcı” ve üstelik anadili kadar hâkim bir konuşmadır. Ama bunlar istisnalardır. Öyle iddia edildiği gibi, “yüz binlerce pırıl pırıl gençlik” Almanya’da bulunmamaktadır. Bunlar devletin “resmi” söylemlerinin yaratmış olduğu saçmalıklardır. Peki, gerçek nedir? Almanya’da, çoğunluk olarak, ne Almancayı “akıcı” konuşan, ne de “pırıl pırıl” gençler vardır. Gençlerin %60’ı ortaokul diplomasına bile sahip değildir. Üniversiteye giden gençlerin oranı sadece %5’dir ve sayısal olarak -Türkiye’den gelenler dâhil- 20 bindir. Bunlar da bulundukları ortama göre, çokluk sadece Almanca konuşurlar ve Türkçeleri akıl almayacak ölçüde zayıftır. Türkçe düşünemezler, konuşamazlar ve hatta yazamazlar. Bunlara bakarak anadilleri Türkçe mi, yoksa Almanca mı diye sormak doğru değildir. Şüphesiz onların çoğunluğunun anadili Türkçedir. Ama içlerinde azımsanmayacak kadar ebeveynlerinden birisi Alman olanlar vardır. Bu ayrıksı, özel, özgün durumlar Türkiyeli göçmen toplumuyla ilgisi yoktur. Dıştan bakıldığında, o dil iyi bilinmediğinde, o dili konuşan kişinin “çok iyi konuştuğu”, “akıcı konuştuğu” yanılsaması ortaya çıkabilmektedir. Bu öyle bir yanılsamadır ki, Almanya’daki Türkiyeli göçmen toplumunun anne-babaları çocuklarının “perfekt” Almanca bildiklerine inanırlar, çünkü kendileri Almanca bilmezler. Bugün Almanya ile iş yapan ya da Almanya ile ilişkisi olan herkesin ve her şirketin en temel sorunu, Türkçeyi ve Almancayı eşdeğer düzeyde iyi bilen eleman bulamamaktır. Ne yazık ki, Türkiyeli gençlerin Almancası, “battı fish yan go”dan ibarettir. Almanca ya da Türkçenin “yabancı dil” olması ise, tümüyle ayrı bir konudur. Almanya’da “yabancı dil olarak Almanca” kursları verilir. Goethe Enstitüsü bu konuda en etkin ve yetkin kurumdur. Biraz kulağa yabancı gelen bir sözcük: Almanya’da yabancı dil olarak Almanca. Tıpkı Türkiye’de yabancı dil olarak Türkçe öğretilmesi gibi. Burada yabancı kimdir? “Yabancı” sözcüğü “ülke dışından gelen” biçiminde genel bir terimdir. Bizim göçmen toplumu, genel terim içinde “yabancı” olmakla birlikte, Almanya’nın “içindeki” bir topluluktur. Zaten tüm sorunlar da buradan kaynaklanmaktadır. Göçmen işçi her ne kadar “yabancı” olarak kabul ediliyorsa da, yaşanılan süreçte yabancı dil olarak Almanca öğretimindeki tüm yetkinliklerine rağmen, onlara Almanca öğretememişlerdir. Zeynep Fazlılar Erdikmen
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 +49 | Sitemizde yer alan haber içerikleri ve görseller site yönetiminden yazılı izin alınmadan, kaynak gösterilse dahi yayımlanamaz.
Tel : +49 (0) 615098 03 04 Faks : +49 (0) 615098 03 05